İspanyol.com


gramer forum video müzik linkler

Tweet

Ercan Bayraz Toplu Yazı Çeviriler 2

Me dieron Prozac y me mandaron a Irak

Una bala lo dejó paralizado del pecho hacia abajo en su primera misión, a los cinco días de llegar a Irak. Tres años después, Tomas Young recorre Estados Unidos pidiendo el regreso de los soldados y cuenta su historia en el documental Body of War (cuerpo de guerra), que hoy se estrena en el Festival de Cine de Toronto. "Bin Laden le dará las gracias a Bush por debilitar la seguridad nacional. Con 160.000 soldados en Irak, somos un blanco más fácil que nunca", dice este veterano de guerra condenado a vivir en una silla de ruedas desde los 24 años. Su hermano vuelve a Irak en dos semanas.


--Se alistó en el Ejército dos días después de los ataques del 11-S. ¿Qué pensó en aquel momento?
--Vi a Bush dando su discurso sobre los escombros de las torres y me creí aquella gran mentira de ir a por quienes lo habían hecho y traerlos ante la justicia.

--Cayó herido a los cinco días de llegar a Irak. ¿Cómo se digiere una cosa así?
--En cuanto sentí la bala supe que no podría volver a caminar, así que no derramé muchas lágrimas cuando el médico me lo confirmó. Al principio me centré en averiguar cómo iba a ser el resto de mi vida.

--¿Y cómo es esta nueva vida?
--A veces siento que habría sido mejor volver en un ataúd. Pero como estoy vivo, intento cambiar las cosas para que mi vida y la de los demás veteranos mejore. De salud estoy mal. Los espasmos siempre están ahí, haciendo temblar mi cuerpo. Yo creía que los inválidos no sienten nada, pero ahora sé que no pueden sentir nada bueno. El apoyo de mi madre ha sido increíble. Mi matrimonio no funcionó, pero ella estaba ahí para recoger los pedazos.

--La suya es una historia muy conmovedora. Y muy valiente, porque en el documental habla hasta de sus problemas sexuales. ¿Por qué decidió contarla?
--Había 19 terroristas en los atentados del 11-S. Los pilotos eran de Libia, Egipto y Pakistán. Los demás procedían del país preferido de Bush: Arabia Saudí. Yo me alisté para encontrar a los responsables, pero empecé a tener dudas. Es curioso, firmas un contrato que no puedes romper, pero el Ejército puede extenderlo si lo considera necesario, así que no podía irme y le pedí al doctor que me recetara algún medicamento para ayudarme con la depresión. Para eso tuve que ver antes al capellán, que me dijo: "Te sentirás mejor cuando empieces a matar iraquís". Así que me dieron Prozac y me mandaron a Irak. Unos días después de caer herido, vi en la televisión cómo la Cámara de Representantes discutía la aprobación de 82.000 millones de dólares más para la guerra. Una demócrata de Colorado pidió que 2.000 millones fueran a los hospitales de los veteranos, donde las condiciones son deplorables, pero todos los republicanos excepto uno votaron en contra. Eso me enfureció. Me uní a los Veteranos de Irak contra la Guerra, empecé a manifestarme y eso me ayudó más que ninguna otra cosa.

--¿Cuál es su mensaje en Body of War?
--Espero que quienes vean el documental aprendan que los soldados se alistan sabiendo que pueden morir, pero nadie está preparado para volver a casa y enfrentarse a una vida llena de nuevas luchas.

--Su hermano vuelve a Irak por segunda vez dentro de dos semanas.
--Así es. La primera vez yo estaba en el hospital y él buscaba una especie de venganza. Pero después de lo que ha visto, tiene dudas. Yo me siento orgulloso de él porque aunque no cree en lo que hace, debe cumplir con su obligación y con el contrato.

--¿Cuándo cree que regresarán las tropas?
--Según los planes de Bush, el próximo presidente seguirá teniendo tropas allí. Va a llevar mucho tiempo. A Bush no le importa lo que piensan de él ahora, sino en el futuro. Cree que lo verán como uno de nuestros grandes presidentes. Pero él no ha ido a ninguna guerra.

--De los 100 senadores, 77 votaron a favor de la guerra. ¿Por qué repitieron el error de Vietnam?
--Por desgracia, solo 23 senadores creyeron en el poder que les otorga la Constitución. El resto permitió con su voto que Bush declarara la guerra. Al principio, muchos demócratas compararon Irak con Vietnam, pero los republicanos dijeron que era una locura. Y ahora Bush dice que nuestro fracaso en Vietnam fue por no quedarnos más tiempo. ¿Es que 12 años y 58.000 soldados muertos no fueron suficientes? Nos ha engañado y ahora tenemos que seguir allí para honrar la memoria de los caídos, pero mientras tanto las muertes siguen. Ya van más de 3.000 soldados americanos y 644.000 iraquís.

--¿Volvería a alistarse si ocurriera un segundo 11-S?
--Esperaría. Si sabemos quién nos ha atacado y el presidente envía tropas detrás de los auténticos responsables, me alistaría sin dudarlo. Pero si nos manda a un país que no tiene nada que ver con el atentado, entonces me uniría a la lucha en contra de esa guerra.

Kaynak: ( http://www.rebelion.org/noticia.php?id=56047)

Yatıştırıcı verip Irak'a gönderdiler

Irak'taki beşinci gününde çıktığı ilk görevinde isabet eden bir kurşun sonucu belden aşağısı felçli kaldı. Olayın üzerinden geçen 3 yıldan sonra, Tomas Young askerlerin evlerine dönmesini isteyerek ve bugün, Toronto sinema festivalinde, gösterime girilecek belgesel filmi "Body of War"daki kendi hikayesini anlatarak Amerika'yı dolaşıyor. Tekerlekli sandalyede yaşamaya mahkum edilmiş, 24 yaşındaki bu emektar asker; "Bin Ladin, Bush'a, ulusal güvenliği zayıflattığı için teşekkür edecek" diyor ve ekliyor "Irak'taki 160,000 askerimizle daha önce hiç olmadığımız kadar kolay bir
hedefiz."


Noelia Sastre: Askere 11 Eylül saldırısından iki gün sonra kaydını yaptırmıştın. O anda ne düşünüyordun?

Tomas Young: Televizyondan Bush'un, ikiz kulelerin enkazı üzerine konuştuğunu gördüm ve o an "bunu yapanların bulunup yargı önüne taşınması" gibi büyük bir yalana kandım.

Irak'taki beşinci gününde yaralandın. Böyle bir şeye nasıl tahammül ettin?

Yaralandığımı hissettiğim zaman bir daha yürüyemeyeceğimi zaten tahmin etmiştim, bu yüzden doktor bu tahminimi doğruladığında göz yaşlarına boğulmadım. İlk olarak hayatımın bundan sonrasını nasıl geçireceğimi araştırmaya ağırlık verdim.

Yeni hayatın nasıl?

Bazen bir tabutla dönmüş olsaydım daha iyi olurdu diyorum. Ama yaşıyordum, böylece kendi hayatımın ve diğer askerlerin hayatının daha iyileşmesi için bir şeyler yapmaya karar verdim. Sağlık olarak iyi değilim. Sürekli titremeli spazmlar geçiriyorum. Sakatların hiçbir şey hissetmediklerini zannederdim ama şimdi biliyorum ki iyi olan hiçbir şeyi hissedemiyorlar. Annemin yardımları inanılmazdı. Evliliğim bitmişti ama o parçaları toplamak için oradaydı.

Senin hikayen oldukça hareketli. Ve çok da cesur, çünkü belgeselin senin cinsel problemlerine kadar her şeyi kapsıyor. Bunu anlatmaya neden karar verdin?

11 Eylül saldırılarında 19 terörist rol almıştı. Pilotlar Libyalı,
Mısırlı ve Pakistanlıydılar. Geriye kalanlar Suudi Arabistanlıydı. Ben askere sorumluları bulmak için kaydoldum, ama sonra kuşku duymaya başladım. İlginçtir, feshetme yetkin olmayan bir kontrat imzalıyorsun ama ordu gerekli gördüğü durumlarda kontratın süresini uzatabiliyor, Irak'a gidemeyecektim bu yüzden doktora gidip, depresyon yaşadığımı ve bana sakinleştirici ilaçlardan bir reçete yazmasını istedim. Bunun için önce papaz'ı görmem gerekti; papaz'ın bana dediği şuydu: "Iraklıları öldürmeye başlayınca kendini daha iyi hissetmeye başlayacaksın". Böylece bana Prozac verdiler ve Irak'a yolladılar. Yaralı düştükten birkaç gün sona televizyonda, Temsilciler Meclisi'nin 82,000 milyon dolarlık bir bütçeyi savaşa ayırmak üzerine tartıştıklarını gördüm. Coloradolu demokrat bir üye 2,000 milyon doların, koşullarının düzeltilmesi için, askerlerin tedavi edildiği hastanelere ayrılmasını önerdi, ama bir kişi haricinde bütün cumhuriyetçi üyeler buna karşı oy verdi. Bu beni çok kızdırdı. Diğer Irak savaş gazileri ve Irak'ta görev yapmış, savaş karşıtı eski askerlerle bir araya geldim, kendimi ifade etmeye başladım ve bu benim için her şeyden daha ateşleyici bir şey oldu.

Body of war'da vermek istediğin mesaj ne?

Belgeseli izleyen insanların bilmesini istediğim şey şu; askere yazılan insanlar bunu ölebileceklerini bilerek yapıyorlar, ama hiçbiri eve döndükten sonra başka mücadelelerle dolu yeni bir hayata hazır değil.

Kardeşin iki hafta içinde Irak'a, ikinci kez gidecek.

Evet. İlk defa Irak'a gittiğinde ben hastanedeydim ve o intikam alacak birilerinin arayışındaydı. Ama gördüklerinden sonra o da kuşkulandı bazı şeylerden. Yaptığı şeye artık inanmasa da kontrattaki zorunluluğunu yerine getirmek için çalıştığından onunla gurur duyuyorum.

Irak'taki birlikler sence ne zaman dönerler?

Bush'un planlarına göre, bir sonraki başkan onları orada tutmaya devam edecek. Çok zaman geçecek. Bush şu anda kendi hakkında insanların ne düşündüğünü önemsemiyor, o zannediyor ki böyle devam ederse gelecekte onu büyük bir başkan olarak anacaklar. Ama o hiçbir savaşa kendisi gitmedi.

100 senatörden 77'si savaştan yana oy kullandılar. Vietnam'daki hatayı neden tekrarlamış olabilirler?

Bu bir talihsizlikti, sadece 23 senatör anayasanın onlara verdiği güce inandılar. Geri kalanlar oylarıyla Bush'un savaş ilan etmesine destek verdiler. İlk başlarda, birçok demokrat üye Irak ile Vietnam'ı birbirine benzettiler ama cumhuriyetçilere göre böyle bir karşılaştırma mantıksızdı. Bush diyor ki bizim Vietnam'da uzun süre kalmak gibi bir amacımız yoktu. 12 yıl ve 58,000 ölü yeterli değil miydi? Bizi kandırdı ve şimdi kaybettiklerimizin anısına orada kalmamız gerekecek, ama kayıplar da durmadan artıyor. Şimdiye kadar 3,000 amerikan askeri ve 664,000 Iraklı öldü.

İkinci bir 11 Eylül vakası olsaydı askere yine askere kaydolur muydun?

Beklerdim. Eğer bize gerçekten kimin saldırdığını bilirsek ve başkan gerçek sorumluların üzerine bizi yollarsa kuşkusuz kaydolurdum. Ama bizi saldırıyla hiçbir alakası olmayan bir ülkeye yollamaya kalkarsa o zaman o savaşa karşı mücadeleye katılırdım.

Kaynak:( http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=13101)

El Camino desde Oaxaca

Hace varias semanas una larga columna de miles de personas serpenteaba por el polvoriento camino desde la ciudad sureña de Oaxaca hacia México D. F., una distancia de 800 kilómetros, para apoyar la democracia y exigir la salida de su gobernador, el cual llegó al poder en una elección robada y profundamente corrupta. Los y las caminantes, una multitud abigarrada de maestros, estudiantes, campesinos, etc. siguieron su camino tortuoso sobre montañas y valles, bajo lluvias lacerantes, calor abrasador y frío penetrante, marchando durante 19 días para llevar a la sede del gobierno federal sus exigencias.

El grupo llamado Asamblea Popular de los Pueblos de Oaxaca (la APPO) ha sacudido a México con su tenaz insistencia ética de que la voluntad del pueblo se escuche.

Durante varias semanas he leído de lo que ha acontecido en Oaxaca. Y cada vez que leía algo, pensé en los estadounidenses que dócilmente aceptaron las elecciones corruptas en 2000 y 2004, como corderos llevados a la espada de las brochetas. Tanto las elecciones robadas en el estado de Florida en el año 2000 como las de Ohio en 2004 han hecho
un daño inédito a la mera noción de la democracia y han quebrantado la fe de millones en el proceso electoral.

El pueblo de Oaxaca, al enfrentar con valentía no sólo los elementos naturales sino también los políticos, hasta el terrorismo de los instrumentos del estado –la violencia policial y militar––, ha comprobado con su marcha y su protesta que la verdadera democracia es de profunda importancia para el pueblo.

Como resultado de los esfuerzos de la APPO, surge resistencia más amplia en el D. F. y en otras partes del país, creando una crisis en la nación con su demanda incondicional por la salida del gobernador de Oaxaca,
Ulises Ruiz, y la instauración de la democracia. La crisis nace de la situación en la que muchos de los partidos políticos del país están haciendo todo lo posible para callar, descarrilar, e intimidar a la gente porque temen que su éxito significa dos, tres, muchas Oaxacas por todo el país.

Oaxaca, ahora el estado más pobre de México y también el estado con mayor población indígena, es una inspiración para gente más allá de las fronteras sureñas de México. La resistencia actual oaxaqueña surgió como respuesta a la represión ordenada por el gobernador Ruiz en junio contra
el sindicato magisterial en huelga. Las y los maestros repelaron los embates, y unos días después más de 300,000 personas participaron en una marcha masiva en apoyo a dicho sindicato. De ese apoyo masivo y profuso nació la APPO, la asamblea popular.

La crisis constante en México puede impulsar a otras fuerzas sociales a unirse con los esfuerzos radicalizantes de la APPO o, por otro lado, puede abrir la puerta al terror amenazador de los instrumentos crueles del estado. Hablando claro, lo que empezó como respuesta a la represión puede terminar en aun más represión. Pero eso no será ni podría ser el fin. Las fuerzas que dieron origen a la APPO hierven justo debajo de la superficie, a punto de surgir en otro estado donde los trabajadores y los pobres luchen para resistir las fuerzas voraces del globalismo.

Cuando a los pobres los tratan mal, cuando los obreros están mal
pagados, las condiciones para la resistencia ya están presentes. Y aunque la tentación para que el estado utilice sus instrumentos brutales puede ser fuerte, también es muy posible que este tipo de solución lleve a una resistencia más amplia y más profunda.

El ejemplo de Oaxaca se esparce en el viento y los ejemplos de la resistencia popular e indígena de México, como la APPO y los zapatistas y varias luchas por toda Latino América, también se esparcen. Hay que apoyar a los pueblos de Oaxaca, no solamente con palabras sino con esfuerzos organizadores semejantes en otras partes del mundo, empezando en Estados Unidos.

Desde el corredor de la muerte, soy Mumia Abu-Jamal

Derechos reservados MAJ 2006

*La voz solidaria de Mumia Abu-Jamal, uno de los presos políticos más conocidos del mundo, vuela sobre las murallas de acero del corredor de la muerte del estado de Pensilvania. Baleado, golpeado, y detenido el 9 de diciembre de 1981, el periodista africano-americano fue inculpado del sesinato de un policía en realidad asesinado por otros policías mafiosos de Filadelfia para encubrir sus propios crímenes. Enjuiciado en un proceso racista e injusto, Mumia fue condenado a morir, condenado por haber sido integrante de los Panteras Negras, condenado por luchar contra abusos policiales, condenado por ser un periodista libre y combativo antes de la era de los medios libres. Es el único preso político en Estados Unidos que tiene la pena de muerte ––hasta ahora.

Kaynak:( http://www.rebelion.org/noticia.php?id=41729)

Oaxaca'dan gelen yol

Abu-Jamal'in Oaxaca'dan Mexico'ya yürüyüşün tasvir edildiği bu yazısı, son polis saldırılarından önce kaleme alınmıştı

Birkaç haftadır binlerce insandan oluşan koca bir sütun tozlu yollardan sürüklenerek Meksika'nın güney şehrinden başkent Mexico'ya doğru gidiyor, 800 km'lik yol, demokrasiyle dayanışmak ve hileli seçimlerle iş başına geçen yöneticileri görevinden uzaklaştırmak için. Kadın ve erkek yürüyüşçüler, öğretmenlerden, öğrencilerden ve köylülerden oluşan rengarenk kalabalık, dağlardan ve vadilerden aşıp, dinmeyen yağmurların altında, yakıcı güneşte ve içe işleyen rüzgarda zorlu yollarına devam ettiler. Taleplerini federal yönetim makamına taşımak için 19 gün boyunca yürüdüler.

Oaxaca Halk Meclisi (APPO) isimli grup, halkın iradesinin duyulması yönündeki istekleri ve ısrarlı, kararlı tutumuyla Meksika'yı salladı. Birkaç haftadır Oaxaca'da olanlar hakkında yazılanları okuyorum ve her okuduğumda aklıma 2000 ve 2004'te yapılan hileli seçimleri uysalca, bıçağa boynunu uzatan kurbanlık koçlar gibi, kabul eden, Birleşik Devletliler geliyor. 2000 yılında Florida'da ve 2004 yılında Ohio'da yapılan hileli seçimler boyunca yalın demokrasi fikrine bir darbe vurdular ve seçim mahkemelerinde milyonların inancını kırdılar.

Oaxaca halkı sadece doğal şartlara değil, politikacılardan devletin terör aygıtlarına kadar (polis tecavüzleri ve asker ) karşı koyarak gerçek bir demokrasinin halk için ne kadar derin bir öneme sahip olduğunu göstermiş oldu.

APPO'nun çabalarının bir sonucu olarak, demokrasinin inşası ve Oaxaca yöneticisi Ulises Ruiz'in istifası koşulsuz talebiyle yükselen ani geniş direniş, Başkentte ve ülkenin diğer yerlerinde ulusal bir kriz yaratıyor. Kriz, halkın başarısının iki, üç Oaxaca anlamına geleceğinden korktukları için, ülkenin neredeyse tüm politik partilerinin halkı susturmak, taleplerini değiştirmeye zorlamak ve korkutmak için elinden geleni yaptığı bir süreçte ortaya çıkıyor.

Oaxaca ülkenin en yoksul ve yerli nüfusunun en yoğun olduğu kentlerinden birisi, bu Meksika'nın güney sınırlarından çok uzaklarda yaşayanlar için bir ilham. Mevcut Oaxaca direnişi, haziran ayındaki öğretmenler sendikasının yaptığı greve Ruiz tarafından uygulanan düzenli baskının bir cevabı olarak doğdu. Kadın ve erkek öğretmenler dalgaların şiddetine karşı koydular ve birkaç gün sonra öğretmen sendikasıyla dayanışmak adına 300 binden fazla insanın katılım gösterdiği geniş bir yürüyüş düzenlendi. Bu geniş katılımlı ve büyük dayanışmadan APPO doğdu, halk meclisi.

Meksika'da devam eden kriz diğer toplumsal güçleri APPO'nun radikal çabalarıyla ortak hareket etmeye yönlendirebilir veya , diğer yandan, devletin tiran aygıtlarının tehdit ve terörünün de kapısını açabilir. Açık konuşursak, baskıya karşı başlayan bu direniş daha büyük bir baskıyla bitirilebilir. Ama bu olmayacak, son bu olamazdı da! APPO'ya kaynak veren güçler, diğer eyalet ve devletlerde, işçilerin ve yoksulların küreselleşme güçlerine direndikleri bir anda, alttan alta birlikte kaynadılar.

Yoksullara kötü davranıldığında ve işçilere hakları verilmediğinde direnişin şartları oluşmuştur. Devlet kaba kuvvetini kullanabilir hem de çok sert bir şekilde kullanabilir ama böyle bir çözüm denemesi daha derin ve geniş direnişleri doğurabilir. Oaxaca örneği rüzgarla yayılır, Meksikalı yerli ve halk direnişleri örnekleri gibi, APPO gibi, Zapatistalar gibi, ve Latin Amerika'nın çeşitli yerlerindeki direnişler de yayılırlar. Oaxaca halkıyla dayanışmak gerekiyor, ama sadece sözle değil, benzer direniş örneklerini dünyanın diğer yerlerinde, en başta da Birleşik Devletlerde örerek.

Ölüm koridorundan, ben Mumia Abu-Jamal

Kaynak:(http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=835)

Siete verdades

Una nota de la agencia estadounidense Associated Press (AP) indica que “grupos de estudiantes universitarios de Caracas iniciaron manifestaciones pacíficas a favor de la libertad de expresión, la pluralidad de ideas y en contra de la violencia”. Sin embargo, la noticia se publicó en muchos diarios acompañada de fotografías que muestran que las manifestaciones no tienen nada de “pacíficas” y que la “violencia” es provocada por los manifestantes. Los medios de información de Estados Unidos son actualmente parte de un plan para desestabilizar al gobierno de Venezuela.

En el tema de la clausura de RCTV que divide a la sociedad venezolana y al mundo entero, las posiciones están claras: los que están en contra del gobierno de Hugo Chávez y los que están a favor.

Pero al margen de los gustos políticos y de las preferencias ideológicas de cada quien, el tema de RCTV es muy claro, y los datos que siguen deben reconocerse con hidalguía porque son contundentes:

Primero , el espectro electromagnético es un recurso natural y un patrimonio nacional que no puede ser vendido por ningún gobierno, ni privatizado, solamente cedido por un tiempo bajo condiciones de servicio público.

En todos los países europeos, en América del Norte, y en América del Sur, las licencias a operadores privados de radio y televisión se otorgan temporalmente, eso es lo normal. No hay licencias vitalicias. Más aún, la Suprema Corte de Justicia de la Nación (SCJN) de México acaba de dictaminar que es ilegal la renovación “automática” de licencias, como la que consiguió la Ley Televisa en la anterior legislatura y que ahora es motivo de discusión en México.

Segundo , el gobierno de Venezuela actuó de acuerdo con la ley que otorga las concesiones por 20 años y decidió no renovarla porque RCTV cometió una serie de abusos.

Esa frecuencia, no le pertenece a RCTV sino al Estado, en representación de la nación. El Estado, como administrador del espectro radioeléctrico, tiene la prerrogativa de otorgar las licencias. Eso sucede en todos los países con leyes y políticas de comunicación, que no hacen otra cosa que guiarse por normas internacionales.

Tercero , la participación activa de RCTV en el golpe de Estado contra el gobierno democrático venezolano fue abierta y descarada. Basta ver las transmisiones de aquellos días.

Ningún gobierno democrático hubiera tolerado lo que toleró el gobierno venezolano. Un canal de televisión que felicita a los golpistas, y los golpistas que agradecen el apoyo recibido para dar el golpe, no se ha visto desde los años 1960s y 1970s, la década en que Estados Unidos impuso dictadura militares en toda nuestra región, con intervención directa de sus embajadas. A ver si en Estados Unidos va a aguantar un solo día un medio de información que haya apoyado un golpe anti-constitucional contra el presidente. Eso es sencillamente impensable.

Cuarto , RCTV siguió operando durante los tres años siguientes, promoviendo abiertamente el sabotaje a la producción petrolera y al referéndum, y oponiéndose sistemáticamente al gobierno que fue democráticamente elegido y ratificado por los votantes ocho veces consecutivas.

La denigración permanente del presidente de Venezuela en RCTV, además de las acciones de sabotaje a los medios de producción, serían impensables en cualquier país democrático. ¿Qué pasaría si CNN pidiera a la población de Estados Unidos insurreccionarse contra el Presidente Bush por haber mentido sobre la Guerra de Irak? ¿Qué pasaría si la cadena ABC instigara a los trabajadores de la industria de Estados Unidos a sabotear sus empresas?

Quinto , no es cierto que con el cierre de RCTV se estatizan todos los medios de información en Venezuela. En ese país, más que en otros de nuestra región, hay pluralidad de medios: medios privados comerciales (que son la mayoría), medios del Estado, medios de servicio público (TVes) y medios comunitarios.

Es importante señalar que en Venezuela hay más diversidad de medios que en Estados Unidos, donde solamente predominan los medios comerciales, y los alternativos son tan marginales que ni se los siente. Todos los medios comerciales que dominan, los principales diarios, las principales cadenas de TV, los “respetables” periódicos de New York y Washington, hicieron coro de las mentiras del gobierno de Estados Unidos para justificar la Guerra de Irak. Ahora que ya es muy tarde, tratan de distanciarse un poco.

Sexto , es una paradoja descarada que países donde se reprimen a las radios comunitarias y donde se han privatizado completamente los medios de información, se permitan censurar a Venezuela.

En Brasil, donde los miembros del congreso acaban de criticar al gobierno venezolano, se cierran todas las semanas radios comunitarias con intervenciones violentas de la policía, se secuestran los equipos, y se encarcela a los directores de esos medios. ¿Con qué cara salen los parlamentarios brasileños, envueltos en permanentes escándalos de corrupción, a hablar de la libertad de expresión? En Guatemala se reprimen radios comunitarias indígenas, en Chile se limita su radio de acción a un kilómetro, y en otros países hay otras formas de reprimirlas y de silenciarlas. ¿Pero acaso CNN habla de eso? Sin embargo, sucede todos los días, según los informes de AMARC, la Asociación Mundial de Radios Comunitarias.

Séptimo , la manipulación de la información, encabezada por CNN y Associated Press, ha sido descarada y de mala fe. CNN mostró imágenes de manifestaciones en México, como si fueran de Venezuela. Luego pidió disculpas por el “error”, pero el daño ya estaba hecho.

También incluyó imágenes de Bin Laden para asociar al terrorista islámico con Chávez, que es un presidente elegido democráticamente. Incluso llegó a mostrar imágenes del intento de asesinato del Papa, sugiriendo un magnicidio. Ya lo dijeron dirigentes de derecha de Estados Unidos, hay que “eliminar” a Chávez, como hicieron con Torrijos y otros líderes progresistas. CNN dedica espacios enormes a cubrir las opiniones de la oposición venezolana y muestra solamente las manifestaciones contrarias a Chávez. Eso, no cabe duda, es parte de un plan alentado desde el Departamento de Estado.

El gobierno de Venezuela ha publicado un estudio, acompañado de más de cien páginas de anexos con documentos en facsímile, que explica las razones de la no renovación de la licencia a RCTV. Quien no haya leído ese documento, solamente conoce una parte de esta historia. Se llama el Libro Blanco sobre RCTV . Léanlo y entenderán muchas cosas: http://www.conatel.gob.ve/downloads/libro_blanco_RCTV-Web.pdf

Kaynak:(http://www.rebelion.org/noticia.php?id=51804)

RCTV'nin kapatılması hakkında yedi gerçek

Amerikan haber ajanslarından biri olan Associated Press (AP) bir haberinde şöyle yazdı: "Caracas'lı üniversite öğrenci grupları, ifade özgürlüğü, fikirsel çeşitlilik ve baskıları kınamak için, barışçı yürüyüşler gerçekleştirmeye başladı." Kuşkusuz bu haber birçok gazetede yayınlandı. Haberin birlikte yayınlandığı fotoğraflardan eylemlerin pek de barışçıl olmadığı ve şiddetin eylemciler tarafından provoke edildiği anlaşılıyordu. ABD kökenli haber kaynakları Venezüella da yönetimi yerinden etmek için oynanan güncel oyunun bir parçası durumunda.

Venezüella'yı ve dünyayı ikiye bölen RCTV'nin kapatılması konusunda saflar net: Chavez'i destekleyenler ve ona karşı olanlar. Politik çıkarların ve herhangi bir ideolojik tercihin sınırları dışında aslında RCTV konusu oldukça nettir ve birazdan sıralayacağımız sebeplerin oldukça geçerli olduklarını herkes cesaretle kabul etmelidir.

Birincisi, elektromanyetik spektrum doğal bir kaynak ve bir milli varlıktır; hiçbir hükümet tarafından satılamaz, özelleştirilemez. Sadece belirli şartlar altında kamu hizmeti için bir dönemliğine kiralanır.

Bütün Avrupa ülkelerinde Kuzey Amerika'da ve Güney Amerika'da özel yayın lisansları dönemsel olarak verilir, normal olanı budur. Kalıcı lisans yoktur. Hatta Meksika'da ulusal adalet mahkemelerinin son dönemde aldıkları bir karara göre lisansların otomatik olarak yenilenmesi de yasadışıdır. Aynen devamcısı olduğu eski TV yasasında olduğu gibi ve bu konu bugünlerde Meksika'da da tartışılıyor.

İkincisi, Venezüella devleti yasaya uygun davranmış ve 20 yıllık dönemler halinde verilen izin süresinin dolmasından sonra RCTV'ye, işlediği suçlar serisi dolayısıyla yeni lisans vermemiştir.

Bu alan RCTV'nin sorumluluğunda değil tersine halkın temsilcisi olan Venezüella yönetiminin sorumluluğundadır. Telsiz elektronik (radioelectric) alanın yöneticisi olarak devlet, lisansları yenileme veya yenilememe hakkını elinde tutar. Bu bütün ülkelerin yasalarında ve politikalarında böyledir, uluslararası normlar da bunun aksi değildir.

Üçüncüsü, RCTV demokratik Venezüella yönetimine karşı yapılan darbeye aktif olarak açıkça ve yüzsüzce katılmıştır. Bunu görmek için o günkü yayınlarına şöyle bir bakmak yeterlidir.

Hiçbir demokratik yönetim Venezüella yönetimi kadar toleranslı davranamazdı. Bir televizyon kanalı düşünün ki darbecileri kutlasın ve darbeciler o kanala darbe yapmaları için kendilerine verdiği destekten dolayı teşekkür etsin. Böylesi bir durum ABD'nin 1960-1970'li yıllarda Latin Amerika'nın tümünde, konsolosluklarının doğrudan yönetimi ve desteğiyle, askeri darbeler gerçekleştirdiği dönemlerden beri görülmüş bir şey değil. ABD'de herhangi bir medya kuruluşu başkana karşı anayasaya karşı bir harekete sadece bir gün destek verse n'olurdu acaba. Bu, en basit anlamıyla, düşünülecek şey değil.

Dördüncüsü, RCTV, özellikle yayınını sürdürdüğü son üç yıl boyunca, açık bir biçimde, petrol üretimini sabote etmeye, referandumları karalamaya ve sistematik olarak yaptığı yayınlarıyla, sekiz kez art arda demokratik biçimde halkın oylarıyla seçilmiş [Chavez] yönetimini devirmeye çalışıyor.

Venezüella başkanı Chavez'in RCTV de düzenli olarak aşağılanması, üretim araçlarını sabotaja yönelik çalışmaları herhangi bir “demokratik” ülkede düşünülemezdi bile. CNN Irak Savaşı konusunda kandırıldıkları için, halkın Bush'a karşı ayaklanması için çağrılar yapsa ne olurdu acaba? Veya ABC kanalı ABD'deki sanayi işçilerini, işyerinizde sabotajlar yapın diye kışkırtsaydı ne olurdu acaba?

Beşincisi, RCTV'nin kapanmasıyla Venezüella'da haber kaynaklarının tek seslileştirildiği doğru değildir. Venezüella'da medya çeşitliliği Latin Amerika'nın diğer ülkelerine oranla daha gelişkindir: özel ticari medya (ki kanalların çoğunluğunu oluşturuyorlar), devlet medyası, kamu hizmeti kanalı (TVes) ve cemaat medyaları.

Venezüella'da medya çeşitliliğinin, sadece ticari kanalların baskın olduğu ve alternatif medyanın varlıklarıyla yoklukları anlaşılmayacak kadar marjinalleşmiş olduğu ABD'den daha ileri olduğunu işaret etmek gerekiyor. Bütün hakim ticari medya araçları, büyük gazeteler, büyük TV kanalları, Newyork ve Washington'un "saygın" gazeteleri Irak Savaşını haklı çıkarmak için ABD yönetiminin söylediği bütün yalanları koro halinde tekrarladılar. Artık iş işten geçtikten sonra biraz uzaklaşmaya çalışıyorlar bundan.

Altıncısı, medyanın tamamen özelleştirildiği, radyoların sansürlendiği ülkelerin Venezüella'yı eleştirmesi tamamıyla yüzsüzce ve ironiktir.

Kongre üyelerinin Venezüella yönetimini bu konuda eleştirdiği Brezilya'da her hafta radyolar polis baskısıyla kapatılıyor, araçlarına el konuluyor ve yöneticileri hapse atılıyor. Skandallar ve yolsuzluklar içinde debelenip duran Brezilyalı parlamenterler hangi yüzle çıkıp ifade özgürlüğünden bahsediyorlar acaba! Guatemala'da yerli radyoları kapatılıyor, Şili'de yerli radyolarının sadece 1 km kapsamlık yayın yapmalarına izin veriliyor, başka birçok ülkede yine çeşitli yol ve tarzlarda bastırılıp, susturulan medya örnekleri var. Peki CNN bunlardan bahsediyor mu? Bu olaylar AMARC (Küresel radyo yayıncıları derneği) raporlarına göre her gün yaşanıyor. CNN bunlardan neden bahsetmiyor?

Yedincisi, CNN ve AP tarafından başı çekilen dezenformasyon, yüzsüzce ve kötü niyetliydi. CNN Meksika'dan bir yürüyüşün görüntülerini Venezüella'dan Chavez karşıtı yürüyüşün görüntüleri gibi yayınladı. Sonra "hata" sebebiyle özür dilediler ama zaten yeteri kadar zarar vermişlerdi. Üstelik Bin Ladinin görüntülerini de habere ekleyip demokratik bir seçimle iş başına gelen, bir ülkenin başkanı olan Chavez'le Bin Ladin'i bir tutmaya çalıştılar. Hata Papa'ya suikast girişimleri görüntülerini de kullanarak neredeyse bir suikast önerisinde bulundular. ABD'nin sağcıları artık Chavez'i "elemek" gerektiğini söylediler, aynen Torrijos'a ve diğer ilerici solcu liderlere yaptıkları gibi. CNN, Venezüella karşıtlarının fikirlerini yayınlamaya geniş zaman ayırıyor ve sadece Chavez karşıtı yürüyüşleri yayınlıyor. Kuşkusuz bu Beyaz Saray tarafından desteklenen bir planın parçası.

Venezüella yönetimi RCTV'nin lisansını yenilememe nedenlerini açıkladıkları 100 sayfayı aşan bir çalışma yayınladı. Bu dokümanı okumayanlar hikayenin sadece bir kısmından haberdar olacaklar. Çalışmanın adı: RCTV'nin kara kitabı.

Kitabı okuyabileceğiniz link (İspanyolca): http://www.fundacenafv.gob.ve/portal//images/stories/pdf/libro_blanco_RCTV-Web.pdf

Kaynak:(http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=11654)

¿Qué había antes de Chávez?

Después de la caída de la dictadura de Marcos Pérez Jiménez, a finales de 1958, se abrió un periodo “democrático” donde los partidos Acción Democrática (AD) y COPEI se sucedieron en el gobierno hasta la victoria de Hugo Chávez en las elecciones presidenciales de diciembre de 1998. La oposición al gobierno de Hugo Chávez reivindica este periodo como un ejemplo de democracia en América Latina.

Veamos algunos de los hechos ocurridos en estos años que conviene recordar.

Masacre del Carupanazo: El 3 de mayo de 1962, en Carúpano, Estado Sucre, durante la presidencia de Rómulo Betancourt (AD), se produce un levantamiento del Batallón N° 3 de Infantería y del Destacamento Nº 77 de la Guardia Nacional (GN). Interviene el ejército con un saldo de más de 2.000 muertos y más de mil prisioneros. Se suspendieron las garantías constitucionales y se acusó al Partido Comunista de Venezuela, (PCV), y al MIR de estar involucrados en la sublevación. Mediante decreto se ilegalizan ambos partidos y se detienen a sus dirigentes.

Masacre del Porteñazo: El 2 de junio de 1962, en Puerto Cabello, Estado Carabobo, se produce una sublevación en la Base Naval y parte de la ciudad porteña. Interviene el ejército y el saldo es de 400 muertos y 700 heridos.

Masacre del Barcelonazo: El 5 de marzo de 1960 se produce un alzamiento en la Ciudad de Barcelona en contra del gobierno de Rómulo Betancourt. Aparecieron 21 asesinados después de ser detenidos.

Masacre de Cantaura: El 4 de octubre de 1982, en Cantaura, Estado Anzoátegui, siendo presidente Luis Herrera Campins (COPEI) y Ministro del Interior Luciano Valero, durante una reunión de jóvenes del Frente Américo Silva, en su mayoría estudiantes de la Universidad Central de Venezuela (UCV), cuatro aviones de la Fuerza Área de Venezuela lanzaron 17 bombas de 250 libras en el lugar de reunión, mientras que 1500 efectivos del ejército, Guardia Nacional y la DISIP cercaban la zona. Después del bombardeo los heridos fueron ejecutados. El saldo final fue de 23 muertos. Estaban desarmados.

Masacre de Yumare: El 8 de mayo del año 1986, en el Estado Yaracuy, durante la presidencia de Jaime Lusinchi (AD), fueron torturados, mutilados y ejecutados 9 luchadores sociales acusándolos de guerrilleros. El actual Jefe de Seguridad de Manuel Rosales (candidato opositor en 2006), Henry López Sisco, fue uno de los responsables directos de este suceso.

Masacre del Amparo: El 29 de octubre 1988, en el Estado Apure, durante la presidencia de Jaime Lusinchi (AD), fueron asesinados 15 pescadores en el caño “Las Coloradas” acusados de guerrilleros.

Masacre del Caracazo: El 27 de febrero de 1989 en la ciudad de Caracas, comienza en la ciudad de Guarenas, durante la presidencia de Carlos Andrés Pérez (AD), se produce un levantamiento social causado por el aumento del precio del transporte, como parte de un programa promovido por el Fondo Monetario Internacional (FMI), al que se le llamó "Paquete Económico". Carlos Andrés Pérez (quien tenía muy buenas relaciones con Felipe González y, probablemente, con el Rey de España) ordena la intervención del ejército. Las cifras oficiales de muertos oscilan entre 400 y 2500 civiles. La represión fue especialmente dura en los barrios pobres de la ciudad. Algunas organizaciones no gubernamentales hablaban de hasta 10.000 muertos.

Hemos recordado sólo algunas de las masacres que se produjeron entre 1958 y 1998. Además, convendría recordar a algunos líderes y personalidades asesinadas o desaparecidas: Asesinato de Livia Gouverneur (militante de las Juventudes Comunistas, su asesinato desató una ola de protestas en todo el país), desaparición de Víctor Ramón Soto Rojas (dirigente nacional del Movimiento de Izquierda Revolucionaria), asesinato de Fabricio Ojeda (dirigente de la Unión Republicana Democrática, fue periodista y diputado), asesinato de Alberto Lovera (dirigente del PCV), asesinato de Noel Rodríguez (dirigente nacional de la Liga Socialista), asesinato de Jorge Rodríguez (Dirigente Nacional de la Liga Socialista y Estudiantil, padre del actual vicepresidente Jorge Rodríguez) y un largo etcétera.

Se hace imposible calcular con exactitud cuántos muertos o desaparecidos hubo durante este periodo, en cualquier caso, la cifra se estima en varios miles.

Si la oposición venezolana añora esa “democracia” lo menos que se puede decir de ella es que debe de tener muy mala memoria.

 

Kaynak:(http://www.rebelion.org/noticia.php?id=59837)

Venezüella'da Chavez'den önce ne vardı?

1958 yılının sonuna doğru Marcos Pérez Jiménez diktatörlüğünün yıkılmasından, 1998 yılında Hugo Chavez'in başkanlık seçimlerini kazanarak iktidara gelmesine kadar geçen süreçte, Acción Democrática (demokratik hareket, İspanyolca kısaltması AD) ve Hıristiyan demokratların partisi COPEI, partilerinin iktidarda oldukları bir "demokratik" süreç yaşanmış! Hugo Chavez karşıtları bu süreci, Latin Amerika'da demokrasinin bir örneği olarak yansıtmak istiyorlar.

Bu süreçte gerçekleşen bazı olayları hatırlatmak iyi olacak.

Carupanazo Katliamı: 3 Mayıs 1962, Carúpano şehri, Sucre bölgesi. Rómulo Betancourt'un başkanlık dönemi (AD). Ulusal muhafızların 77. taburunda ve 3. piyade taburunda bir isyan başlar. Ordu müdahalede bulunur. Sonuç; 2.000 ölü ve binden fazla tutuklu. Bütün anayasal haklar iptal edilir. Venezüella Komünist Partisi ve MİR (Movimiento de İzquierda Revolucion- Devrimci Sol Hareket) ayaklanmayı kışkırtmakla suçlanır, her iki parti de illegal ilan edilir ve yöneticileri tutuklanır.

Porteñazo Katliamı: 2 Haziran 1962, Puerto Cabello, Carabobo bölgesi. Askeri üste ve şehrin bazı bölgelerinde ayaklanma başlar. Ordu müdahale eder, sonuç: 400 ölü 700 yaralıdır.

Barcelonazo Katliamı: 5 Mart 1960 yılında Barcelona şehrinde (Venezüella'nın doğusunda bir şehir ismi) Rómulo Betancourt yönetimine karşı bir ayaklanma başlar. Gözaltına alınanlardan 21 kişi öldürülür.

Cantaura Katliamı: 4 Ekim 1982, Cantaura'da, Anzoátegui bölgesi. COPEI'den Luis Herrera Campins'in başkanlık dönemi. Genelde Venezüella Merkez Üniversitesi öğrencilerinden oluşan, Americo Silva Cephesi'nden öğrencilerin bir toplantısı sırasında Venezüella Hava Kuvvetleri'ne bağlı dört uçaktan toplantı bölgesine 17 bomba atılır, bir taraftan da ordudan 1500 kişilik bir grup, Ulusal Muhafızlar ve DISIP ( polis istihbarat teşkilatı) bölgeye ilerler. Bombardımandan sonra yaralılar infaz edilir. Sonuç: 23 silahsız insanın öldürülmesidir.

Yumare Katliamı: 1986 yılı, 8 Mayıs günü. Yaracuy bölgesi, AD'den Jaime Lusinchi'nin başkanlık dönemi. Gerilla olmakla suçlanan 9 demokrasi savaşçısına işkence edildi, vücutları kesildi ve infaz edildiler. Bugünkü güvenlik şefi Manuel Rosales (2006'da muhaliflerin de adayıydı) ve Henry López Sisco bu olayın direkt olarak sorumlularındandır.

Amparo Katliamı: 29 Ekim 1988, Apure bölgesi, yine AD'den Jaime Lusinchi'nin başkanlık dönemi. Los Colorados kanalında gerilla olmakla suçlanan 15 balıkçı öldürülür.

Caracazo katliamı: 27 Şubat 1989 yılı Caracas şehri. Carlos Andrés Pérez (AD) başkanlık dönemi. IMF'nin uyguladığı "ekonomik paket" diye adlandırılan bir programın bir parçası olarak ulaşım/taşıma giderlerinin artması sosyal bir ayaklanmaya sebep olur. Carlos Andrés Pérez (Felipe Gonzales ve İspanya kralıyla arası iyi olan başkanlardan biridir) orduya müdahale emri verir. Resmi rakamlarda ölü sayısı 400-2500 arasında değişir. Şiddet özellikle Barrio'larda yoğunlaşmıştır ve bazı resmi olmayan kaynaklar 10.000 ölüden bahsetmektedir.

1985 ile 1998 yılı arasında gerçekleşen katliamların sadece birkaçını hatırlattık. Aynı zamanda, katledilmiş veya kaybetme saldırısına maruz kalmış bazı kişileri ve hareket liderlerini de hatırlamak gerekiyor:

Livia Gouverneur: Katledildi. Komünist Gençlik militanıydı. Cinayet ülke çapında protesto dalgalarına sebep oldu.

Víctor Ramón Soto Rojas: Kaybedildi. MIR (Devrimci Sol Hareketi) yöneticilerinden biriydi.

Fabricio Ojeda: Katledildi. Demokratik Cumhuriyetçiler Birliği yöneticisi, gazeteci ve temsilciydi.

Alberto Lovera: Katledildi. Venezüella Komünist Partisi yöneticisiydi.

Noel Rodríguez: Katledildi. Ulusal Sosyalist Ligi yöneticisiydi

Jorge Rodríguez: Katledildi. Ulusal Sosyalist Ligi yöneticisi, öğrenci hareketi üyesiydi. Bugün devlet başkan yardımcısı olan Jorge Rodríguez'in babasıydı.

Liste böyle uzayıp gidiyor. Bahsi geçen dönemde kaç kişinin öldürüldüğünü veya kaybedildiğini hesaplamak neredeyse imkansız; her halükarda bu sayı birkaç bine ulaşıyor. Eğer Venezüellalı muhalifler bu dönemi bir demokrasi olarak görüyor ve özlüyorlarsa, onlar hakkında, en azından, çok kötü hafızaya sahip olmalılar, diyebiliriz.

Kaynak:(http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=14588)

¿En Cuba no hay elecciones?

En Cuba hay dos tipos de elecciones: cada dos años y medio se eligen a los delegados y delegadas a las asambleas municipales, y cada cinco hay tanto elecciones provinciales como generales, es decir, de diputados y diputadas de la Asamblea Nacional.

El voto en Cuba es universal, secreto y –a diferencia de numerosos países de América Latina- voluntario, no obligatorio. La edad mínima de voto es de 16 años. Todos los electores y electoras tienen el derecho a ser elegidos como delegados, si han cumplido los 16 años, y como diputados a la Asamblea Nacional si han cumplido 18.

En Cuba las personas candidatas no son propuestas por estructuras de partido, sino por asambleas en el vecindario. Es cierto que en Cuba existe un Partido único, el Partido Comunista de Cuba, por decisión del pueblo cubano en referéndum al aprobar la Constitución de 1976. Pero el partido no interviene en el proceso electoral ni propone candidaturas. De hecho, existen delegados y diputados que son militantes del Partido y otros que no lo son.

Los candidatos a delegados a las asambleas municipales son propuestos en reuniones de electores en cada barrio o circunscripción electoral. Cualquier persona puede proponerse a sí misma o proponer candidatos. Deberá explicar en la asamblea los méritos y cualidades de la persona propuesta, y una votación a mano alzada del vecindario reunido decidirá por mayoría las candidaturas finales.

Cuando se afirma que cualquier persona puede presentarse a las elecciones cubanas, están incluidas aquellas calificadas como “disidentes” en los grandes medios de comunicación internacional. Hasta la fecha, en las contadas ocasiones en que han participado en el proceso, jamás han conseguido el más mínimo porcentaje de apoyo de sus vecinos.

Para garantizar la más estricta igualdad de oportunidades para las diferentes candidaturas, está prohibida cualquier tipo de propaganda para favorecer a un candidato. Las comisiones electorales colocan una fotografía y la biografía de los candidatos propuestos en lugares de afluencia de la población, siendo la única información pública dirigida al electorado.

El voto es absolutamente secreto. Los lugares de votación no están vigilados por ninguna fuerza de orden público, y las urnas son custodiadas por escolares de enseñanza primaria. El escrutinio se realiza de forma pública, y puede ser observado por cualquier persona cubana o extranjera.

Ningún diputado o delegado electo, de cualquier nivel, recibe salario o dieta por su condición de representante público. Como norma no son políticos profesionales, aunque quienes deben dedicarse a tiempo completo a la actividad pública pueden ser liberados de su trabajo habitual recibiendo el mismo salario anterior.

En cada circunscripción electoral –correspondiente básicamente a un barrio- se elige a un delegado o delegada, que conformará junto al resto de delegados las asambleas municipales. Esta persona es un vecino más del barrio, que no cobra salario por este trabajo, pero que debe dedicar un enorme esfuerzo y sacrificio al trabajo en la comunidad. Estos delegados deben rendir cuenta a sus electores dos veces al año, en asambleas de la comunidad, donde se plantean todo tipo de aportaciones y críticas. La experiencia de los delegados y delegadas de circunscripción, prácticamente única en el mundo, es uno de los grandes factores de la participación democrática y uno de los pilares del sistema de democracia socialista de Cuba.

Kaynak:(http://www.cubainformacion.tv/index.php?option=com_content&task=view&id=253&Itemid=65)

Küba'da seçim yok mu

Küba'da iki çeşit seçim var: her iki buçuk yılda bir belediye meclisi üyelerini ve her beş yılda bir bölgesel, genel seçimlerle ulusal meclis üyelerini, yani milletvekillerini seçer Kübalılar. Küba'da, genel, gizli ve -birçok Latin ülkesinin tersine- zorunlu değil gönüllü oy hakkı vardır. Seçme ve seçilme hakkı için en küçük yaş 16'dır. 16 yaşını tamamlayan herkesin belediye meclisi delegesi seçilme ve 18 yaşını dolduran herkesin ulusal meclise seçilme hakkı vardır.

Küba'da seçim adayları parti organları tarafından değil mahalli halk meclisleri tarafından belirlenir. Kuşkusuz Küba'da 1976 yılında yapılan anayasa iyileştirme referandumunda halkın aldığı karar doğrultusunda sadece bir parti vardır; Küba Komünist Partisi. Ama parti seçimlere müdahale etmez ve kendi ayrı adaylarını çıkarıp desteklemez. Fiili olarak mecliste KKP militanı olan ve olmayan üyeler vardır.

Belediye meclisi adayları seçim bölgelerinin ve mahallelerin seçmenlerinin yaptığı toplantılarla belirlenir. Herkesin kendini veya bir başkasını, hangi sebeplere dayandırdığını, kişinin hangi kişisel özelliklerine güvendiğini açıklayarak, adaylığa önerir ve aday olacak kişi orada bulunan kişilerin çoğunluğunun elini kaldırıp adayı onaylamasıyla aday gösterilir.
Herkesin seçimlere katılma hakkı vardır diyoruz; buna uluslararası medya tekellerinin bahsettiği “farklı düşünenler” de dahildirler ve bugüne kadar belirlenen koşullarda katıldıkları seçim süreçlerinde en küçük bir halk desteğini bile alamamışlardır.

Her bir farklı adayın fırsat eşitliğini garanti edebilmek için herhangi bir adayın çıkarına yapılacak propaganda yasaklanmıştır. Bunun yerine seçim komisyonları halka yönelik tek seçim propagandası olarak, adayların bir fotoğrafını ve biyografisini halkın görebileceği yerlere asarlar.

Oylar kesinlikle gizli kullanılır. Oy kullanma yerlerinin mahremiyeti düzenin hiçbir gücü tarafından çiğnenmez ve seçim sandıkları öğrenciler tarafından herhangi bir müdahaleye karşı korunur. Seçim sonuçları halka açık bir şekilde belirlenir ve yabancı yerli isteyen herkes sayımlara tanık olabilir.

Hiçbir seçilmiş vekil halk temsilciliği görevi için özel bir maaş veya ekstra ücret almaz. Bütün güçleriyle tüm zamanlarını halk faaliyetleri için geçirmeleri gerekliliğine karşın, kural olarak profesyonel politikacı sayılmazlar ve seçilmeden önce yaptıkları işlerden aldıkları maaşlardan fazlasını alamazlar.

Her seçim bölgesi geri kalan belediye meclisi delegeleriyle aralarında ilişki kurması amacıyla bir delege belirler. Bu temsilci kendi mahallelerinden birisidir ve bu iş için büyük gayret sarf etmesine karşın herhangi bir maaş almaz. Bu delegeler bir yıl içinde en az iki defa, bütün değerlendirmelerin ve bütçe planlamalarının yapıldığı mahalli toplantılar düzenleyip seçmenlere hesap vermek zorundadırlar. Delegelerin mahalli pratik deneyimleri dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir şekilde gerçekleşir, bu durum Küba'daki demokratik katılımcılığın ve Küba sosyalist demokrasi düzeninin en temel birleşenlerinden biridir.

Kaynak:(http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=11804)

¿Por qué los medios dicen que la población cubana “huye” del país?

La emigración cubana es uno de los grandes capítulos de la manipulación informativa sobre Cuba. Para los grandes medios, los “espaldas mojadas” de México, o los “balseros” de la República Dominicana o Haití que tratan de llegar a Estados Unidos, son emigrantes económicos en busca del “sueño americano”. Los emigrados cubanos, en cambio, son exiliados que huyen de lo que se identifica como “régimen castrista”. En el primer caso las informaciones jamás mencionan el nombre del presidente del país de origen, ni culpabilizan al régimen político o económico vigente –el capitalismo latinoamericano- de un fenómeno en muchos casos dramático. En el caso de Cuba, sin embargo, es sistemática la mención del nombre de su presidente y la culpabilización al sistema socialista cubano del fenómeno migratorio.
Detrás de todo esto hay varios aspectos que se ocultan de manera sistemática en los grandes medios. En primer lugar, se oculta el origen de la emigración cubana actual, que no es política, sino económica casi en su totalidad. En este sentido tres factores se silencian sistemáticamente:

que Cuba es una nación pobre, del llamado Tercer Mundo, con características similares a las de su entorno, y por tanto emisor natural de emigración;

que Cuba sufre un bloqueo económico por parte de Estados Unidos que limita su crecimiento económico y le impide acceder al crédito internacional;

y que desde 1991 Cuba ha sufrido una de las más brutales crisis económicas conocidas en la región, tras la desaparición de sus socios comerciales en el Este de Europa.

En segundo lugar, se oculta la política migratoria del gobierno de Estados Unidos, convertida en arma de guerra política contra Cuba. Una política de doble rasero:

por un lado, se niega visado para viajar de modo legal y seguro a Estados Unidos a la mayor parte de las personas cubanas que lo solicitan;

y por otro, mediante el estímulo de las salidas ilegales del país a través de la Ley de Ajuste Cubano. Esta ley norteamericana, de 1966, otorga residencia e innumerables ventajas sociales a las personas cubanas que, por cualquier vía, lleguen a territorio norteamericano, lo que constituye en la práctica una discriminación hacia el resto de inmigrantes latinoamericanos.

En tercer lugar, se oculta la magnitud del fenómeno de la emigración cubana, muy inferior a la de otras naciones de su entorno geográfico. En el año 2003, por ejemplo, emigraron 9.304 personas de Cuba a Estados Unidos, ocupando el 10º puesto en el continente americano en términos de emigración. Ese mismo año, El Salvador, con una población de 5.700.000 habitantes, dos veces inferior a la de Cuba, emitió tres veces más emigrantes hacia los Estados Unidos que Cuba. Pero ningún medio masivo señala al sistema imperante en El Salvador, o a su gobierno, como causa de la emigración. El Salvador no sufre un bloqueo económico, recibe cuantiosas inversiones norteamericanas y préstamos millonarios de los organismos financieros internacionales. No existe tampoco una ley que privilegie a salvadoreños y salvadoreñas que cruzan la frontera norteamericana. ¿Cuál sería la magnitud de la emigración a Estados Unidos desde este pequeño país centroamericano -y del conjunto de América Latina- de sufrir la agresión política, económica y migratoria del gobierno norteamericano contra Cuba?

Kaynak:(http://www.cubainformacion.tv/index.php?option=com_content&task=view&id=351&Itemid=65)

Kübalı nüfus ülkeden mi kaçıyor?

Kübalı göçü, Küba'ya karşı kullanılan haber ve bilgi maniplasyonunun temel ayaklarından birini oluşturur. Büyük medya tekellerine göre, ABD'ye girmeye çalışan, Meksika'nın “ ıslak sırtlılar ”ı**, Dominik Cumhuriyeti'nin ve Haiti'nin “ balsa ”*** cıları Amerikan rüyasını aramaya çıkmış ekonomik göçmenlerdir. Ama Kübalı göçmenler söz konusu olunca durum değişir, onlara göre Kübalı göçmenler “Fidel rejimi” denilen bir şeyden kaçan sürgünlerdir. Birinci gruba giren ülkelerin göç vakalarından bahsedilirken, birçok dramatik olaya sebep olarak, ülkenin mevcut ekonomik yapısından –Latin Amerika kapitalizmi- veya ülkenin başkanlarından söz bile edilmezken sıra Küba'ya geldiğinde bu değişir, göçün sorumlusu olarak başkanın adı ve ülkenin mevcut ekonomik sistemi -Küba sosyalizmi- sistematik olarak zikredilir.

Bütün bunların arkasında, büyük medya tarafından, sistematik olarak gizlenen birkaç neden yatmaktadır.

Birincisi; Güncel Kübalı göçünün altında yatan sebepler sistematik olarak gizlenir ki bu sebepler politik değil neredeyse tamamıyla ekonomik sebeplerdir. Ekonomik sebepleri oluşturan üç neden sürekli karanlığa gömülmek istenir

Bir ; Küba yakın coğrafyasında bulunan birçok ülkeyle aynı kaderi paylaşan, fakir ve üçüncü dünya olarak adlandırılan ülkelerden biridir.

İki; Küba'nın üzerinde, ekonomik büyümesini sınırlayan ve onu uluslararası kredilere mecbur bırakmaya yönelik ABD kökenli zalim bir ambargo vardır.

Üç; 1991 yılında batı Avrupalı ticaret ortaklıklarını kaybetmesinin üzerine Küba bölgede benzeri görülmemiş bir ekonomik kriz yaşamıştır.

İkincisi; Kübalı göçünü, Küba'ya karşı bir politik savaş silahına dönüştüren ABD'nin göçmen politikası gizlenir. Bu iki aşamalı (ve ikiyüzlü) bir plandır.

Bir taraftan, ABD'ye seyahat etmenin en sağlıklı ve yasal yolu olan ve Küba'dan ABD'ye giden bütün göçmenlerin almak için başvurduğu vize reddedilirken diğer taraftan, 1966 yılında çıkarılmış olan Ley de Ajuste Cubano yasası ile Latin Amerika'nın diğer bütün ülkelerinden gelen göçmenlerle Kübalı göçmenler arasında bir ayrımcılık yapılarak, herhangi bir yolla ülkeye girmiş Kübalılara ABD'de yaşama ve birçok avantaj tanınarak ABD'ye illegal Kübalı göçü teşvik edilir.

Üçüncüsü ; Bölgenin toplamından ABD'ye yapılan göçlerin toplamına oranla Küba'nın diğer ülkelerden daha az göç vermiş olduğu gizlenir. Örneğin 2003 yılında Küba'dan ABD ye göç etmiş olan 9,304 kişi toplam Latin Amerika ülkelerinden yapılan göçün yüzde 10'unu oluşturmaktadır. Aynı yıl içinde 9.700.000 nüfusuyla Küba'dan iki kere daha az kalabalık olan El Salvador'dan, ABD'ye Küba'nın üç katı göçmen gitmiştir. Ama bu durum karşısında hiçbir medya organı çıkıp El Salvador'un baskıcı sistemini veya göçün sorumlusu olarak ülke başkanını işaret etmez. El Salvador bir ambargonun baskısı altında değildir, Kuzey Amerika'dan sayısız yatırımlar yapılan El Salvador aynı zamanda uluslararası finans kuruluşlarından yüksek rakamlı krediler alır. Aynı zamanda El Salvadorluların ABD sınırını geçmesini teşvik edecek hiçbir Amerikan yasası da yoktur! Küba'nın ekonomik, politik ve göçmen kanunları açısından yaşadığı ABD saldırılarını bu küçük orta Amerika ülkesi (El Salvador) veya herhangi bir Latin Amerika ülkesi yaşasaydı verecekleri göçün boyutları ne olurdu acaba?!
* Cubainformacion.tv

** ıslak sırtlı : Meksikalı kaçak göçmenlerin nehirlerden geçerken ıslanmasına gönderme yapılarak göçmenlere konulan ironik bir yakıştırma (çevirenin notu)

*** balsa: Haitili ve Dominik Cumhuriyetli kaçak göçmenlerin nehirleri geçmek için kullandıkları bir tür sal. Bunu kullanarak göç edenlere balsero: balsacı deniliyor

Kaynak:(http://latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=1147)

Reporteros sin fronteras... morales

Reporteros sin Fronteras es una ONG, con sede en París, dedicada supuestamente a la defensa de la libertad de prensa y expresión en el mundo. Una libertad de prensa, eso sí, entendida según el prisma de los propietarios de los grandes medios de comunicación mundiales.

Reporteros Sin Fronteras tiene un presupuesto anual de más de 4 millones de dólares. Podemos imaginar cuántas acciones en favor de la libertad de prensa y de los profesionales de la información podrían realizarse con semejante presupuesto. Por ejemplo, una campaña para juzgar por fin a los militares norteamericanos que asesinaron al cámara de Telecinco José Couso y a decenas de periodistas en Irak. Lástima que la familia Couso repudiara públicamente a Reporteros sin Fronteras por salvar la cara a los asesinos de José en un cínico informe redactado -¡increíblemente!- por un amigo personal del militar norteamericano que dirigió la operación. Otra campaña por la liberación del periodista sudanés de Al Jazeera Sami al Hajj, encerrado durante tres años en el campo de exterminio de Guantánamo, y sobre el que Reporteros sin Fronteras no ha dicho ni media palabra. También una campaña por la vida del periodista afroamericano Mumia Abu Jamal, que desde 1982 está en el corredor de la muerte en Estados Unidos, y que Reporteros sin Fronteras se niega a defender. Y una campaña por el periodista mapuche Pedro Cayuqueo, detenido en Chile, y que también ha sido rechazado por Reporteros sin Fronteras. O incluso un homenaje a los 16 periodistas de la televisión yugoslava asesinados por las bombas de la OTAN en 1999, que ni siquiera fueron mencionados en el informe anual de la citada O.N.G.

¿Hará campañas Reporteros sin Fronteras en contra de la concentración de los medios de comunicación en manos de unos pocos millonarios? ¿O en contra de la censura que impide la información sobre las prácticas laborales en las empresas y bancos que pagan la publicidad? ¿Desarrollará Reporteros sin Fronteras acciones públicas en contra de los contratos basura de una buena parte de los periodistas? ¿O en contra de que el 90 % de la información mundial esté monopolizada por 6 agencias norteamericanas y europeas?

No, no seamos ingenuos.

Estos Mercenarios sin Fronteras se dedican a otra cosa: a financiar a pseudoperiodistas que trabajan en Cuba al servicio de los intereses de Estados Unidos en la Isla, y cuya oficina de trabajo es -ni más ni menos- la propia delegación diplomática norteamericana en La Habana; a realizar campañas pagadas por el gobierno asesino de Bush para destruir el turismo a Cuba, utilizando, además, la imagen denigrada y demonizada del Ché Guevara; y a ser testaferros de las grandes corporaciones mediáticas de Venezuela, organizadoras del golpe de estado fallido contra el presidente constitucional Hugo Chávez.

Pero, ¿quién financia a Reporteros sin Fronteras?

Además del gobierno francés y la Unión Europea, Reporteros sin Fronteras recibe cuantiosos fondos de la Fundación Nacional para la Democracia, auténtica tapadera civil de la CIA dedicada a defender la política de agresión de Estados Unidos contra cualquier modelo político contrario a los intereses norteamericanos.

Está financiada, además, por fabricantes de armamento de Francia como Serge Dassault o el desaparecido vendedor de misiles Jean-Guy Lagardère.

Reporteros sin Fronteras, además, recibe cuantiosos fondos y ayuda de los mayores oligopolios mediáticos del mundo, como Vivendi Universal, o de grandes editores, como el francés François Pinault.

¿Y quiénes son los padrinos ideológicos de Reporteros sin Fronteras, además del gobierno Bush y algunos de la Unión Europea?

Por un lado la Sociedad Interamericana de Prensa (SIP), conformada por los propietarios de los grandes medios de comunicación de América Latina, enemigos de todos los procesos populares en la región, léase Cuba, Venezuela y Bolivia. También la llamada "Freedom House", fundación norteamericana dirigida por el agente de la CIA de origen cubano Frank Calzón; así como destacados miembros de la mafia cubana de Miami, como Leopoldo Fernández Pujals, ex capitán de marines en Vietnam y expropietario de la cadena Telepizza, y Nancy Crespo, distribuidora de las ayudas económicas del gobierno yanki a cualquier iniciativa contra la imagen y el prestigio internacional de la Revolución cubana.

Las investigaciones de periodistas como el canadiense Jean-Guy Allard, la estadounidense Diana Barahona o el francés Salim Lamrani son concluyentes: "Reporteros sin Fronteras" es una organización sostenida económica y políticamente por los mayores depredadores de la libertad de información en el mundo: los grandes monopolios de la comunicación y los gobiernos de las potencias occidentales, principalmente el de los Estados Unidos. No en vano el diagnóstico de esta ONG acerca de los lugares donde la libertad de prensa está más amenazada coincide a la letra con el del Departamento de Estado de Washington.

Reporteros sin Fronteras, "Reporteros Sin Vergüenza", no defienden la libertad de prensa, sino la libertad de empresa, es decir, los intereses del Capital mundial, que hoy -gracias a la imparable globalización de los mercados- controla centros de poder económico, político y mediático.

En resumidas cuentas, el Capital también tiene sus ONGs. Entre ellas, estos reporteros sin fronteras... morales.

Kaynak:(http://www.cubainformacion.tv/index.php?option=com_content&task=view&id=255&Itemid=65)

(Ahlaksızlıkta) Sınır Tanımayan Gazeteciler

Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG); güya basın ve ifade özgürlüğünü korumayı kendine amaç edinmiş, Fransa merkezli bir Sivil Toplum Örgütü. Basın özgürlüğü; bu kavram, küresel iletişim tekelleri patronlarının prizmasından bakılınca anlaşılabiliyor sadece.

Sınır tanımayan gazetecilerin yıllık bütçesi 4 milyon doların üzerindedir. Benzer bir bütçe ile basın özgürlüğü ve basın çalışanları için ne büyük işler yapılabileceğini hayal edebiliyoruz. Örneğin, Telecinco kameramanı Jose Couso ve Irak'ta düzinelerce gazeteciyi öldüren ABD askerlerinin yargılanması için bir kampanya düzenlenebilir. Ne yazık ki Couso ailesi STG'yi açıkça Jose'nin katillerini aklamakla suçladı; hem de bunu inanılması güç ama, Jose'nin öldürüldüğü operasyonu yöneten askerin bir arkadaşından alınan bilgilere dayandırarak oluşturdukları bir haberle, etik dışına taşarak, yapmıştı STG. Veya yasadışı Guantanamo kampında üç yıldır suçsuz bir şekilde tutulan El-Cezire çalışanı Sudanlı gazeteci Sami al Hajj'ın özgürlüğü için bir kampanya da düzenleyebilirlerdi, ama bu konu hakkında Sınır Tanımayan Gazeteciler ağızlarını açıp yarım kelime bile söylemediler. Tabii ki STG bu bütçeyi kullanarak çok kolay bir şekilde, 1982'den beri ABD de ölüm koridorunda bekletilen Afroamerikan gazeteci Mumia Abu Jamal'ın hayatı için de bir kampanya düzenleyebilirlerdi fakat bunu da yapmadılar. Ve bir kampanya da Şili'de tutuklu bulunan gazeteci Pedro Cayuqueo için yapılabilirdi, bunu da yapmayı istemediler ve son olarak, 1999'da NATO bombalarıyla öldürülen Yugoslavya televizyonu çalışanı 16 gazeteci anısına bir şeyler yapabilirlerdi ama STG bu olaydan yıllık raporlarında bile söz etmediler

STG dünya genelinde medya organlarının birkaç milyonerin elinde toplanmasına karşı kampanyalar yapacak mı? Sınır tanımayan gazeteciler örgütü gazetecilerin kötü sözleşmeleri ve çalışma şartları karşısında bir şeyler geliştirecek mi? Veya bilgi iletişiminin %90'ının sadece altı ABD ve Avrupa menşeli ajansın elinde bulunmasına karşı bir şeyler yapacak mı?

Hayır, saf olmayalım.

Bu Sınır Tanımayan Satılmışlar kendilerini başka bir şeye adamışlar: Küba'da sözde gazetecilik yapan ve aslında adada ABD çıkarlarının hizmetinde olan, Küba'daki ofisini Kuzey Amerikanın Havana'daki diplomatik delegasyonu gibi kullanan, Bush tarafından parası ödenen ve Küba'da turizmi yok etmeyi amaçlayan kampanyalara imza atan ve bunu yaparken Che'nin aşağılanmış ve şeytana benzetilmiş imajlarını (figürlerini) kullanan, ve Venezüella'nın anayasal başkan Hugo Chavez'e karşı girişilen darbelerin organizatörü olan medyatik büyük şirketlerin paravanı olan sözde gazetecileri finanse etmek gibi.

Peki STG'yi kim finanse ediyor?

STG, Fransa devleti ve Avrupa Birliği dışında, ABD'nin saldırgan politikasını ABD çıkarlarına ters herhangi bir politika karşısında savunmayı amaç edinen Demokrasi için Ulusal Girişim (Fundación Nacional para la Democracia) adı altındaki klasik bir CIA paravanından büyük fonlar alıyor.

Aynı zamanda Serge Dassault gibi Fransız silah fabrikatörleri ve kayıp füze satıcısı Jean-Guy Lagardère tarafından da finanse ediliyor. STG aynı zamanda, Vivendi Universal gibi dünyanın büyük medya tekellerinin ve Francés François Pinault gibi büyük editörler tarafından da finanse ediliyor.

Peki STG'nin Bush ve bazı AB ülkeleri haricinde fikir babaları kimlerdir?

Bir yanda Latin Amerika'nın büyük iletişim medyası patronları tarafından kurulan ve bölgedeki, Küba, Venezüella ve Bolivya gibi bütün halk hareketlenmelerinin düşmanı olan la Sociedad İnteramericana de Prensa (SİP) basın topluluğu var. Diğer tarafta, Küba kökenli CIA ajanı Frank Calzón tarafından yönlendirilen "Freedom House” (özgürlük evi) çağrısı, Vietnam savaşından eski deniz yüzbaşısı ve Telepizza kanalının eski sahibi Leopoldo Fernández Pujals gibi Miami'deki Küba mafyasının desteklenen üyeleri ve Küba devriminin imaj ve prestijine karşı herhangi bir inisiyatife yapılan Yankee hükümetinin ekonomik yardımlarının yöneticisi Nancy Crespo gibiler var.

Kanadalı gazeteci Jean-Guy Allard, ABD'li gazeteci Diana Barahona veya Fransız gazeteci Salim Lamrani'nin araştırmaları çarpıcı birer örnektir: "STG, ekonomik ve politik açıdan, dünyada basın özgürlüğünün en büyük baskılayıcıları olan büyük iletişim tekellerine ve başta ABD olmak üzere batılı devletlere bağlı bir örgütlenmedir." Bu sivil toplum örgütünün, basın özgürlüğünün en çok nerelerde sindirildiğine dair teşhisleriyle Beyaz Saray çalışanlarının bu konudaki tespitlerinin aynı noktada buluşması bir tesadüf değil.

Sınır Tanımayan Gazeteciler, yani "utanması olmayan gazeteciler", basın özgürlüğünü savunmuyorlar; tersine şirket özgürlüğünü savunuyorlar, yani bugün -sermayenin durdurulamaz küreselleşmesi sayesinde- medyatik, ekonomik ve politik güç merkezlerini kontrol eden küresel kapitalizmin özgürlüğünü savunuyorlar.

Özetle söylemek gerekirse, sermaye de kendi Sivil Toplum Örgütlerini kuruyor ve (ahlaksızlıkta) sınır tanımayan gazeteciler bu örgütlerden birisi.

Kaynak:(http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=11681)

Los Cinco de Cuba: Víctimas de la justicia de seguridad nacional

En 1953 un hombre que conozco fue arrestado por masturbarse en un urinario público. Un policía se había ocultado en la rejilla del cielo raso “para descubrir a pervertidos”.

El abogado, amigo de la familia, le cobró $5 000 dólares. “Le di $500 al policía”, explicó el abogado, “le compré un regalo al juez y pagué $250 por cabeza a dos testigos para que declararan que él usaba un complicado braguero y eso era lo que parecía que tardaba mucho tiempo en ajustárselo después de hacer pis”, explicó el abogado de la defensa a mi padre.

No tengo la menor idea si ese comportamiento era típico de la época o si sigue siendo la norma en la actualidad. El comediante Jenny Bruce comentó: “En los tribunales, donde único hay justicia es en el pasillo”, que es donde ocurrían los sobornos. Ciertamente los pobres, no la clase media y seguramente no los ricos, son los que habitan las cárceles y prisiones de EEUU. La mayoría de los norteamericanos entienden que justicia igual para todos quiere decir que la policía arrestará lo mismo a un rico que a un pobre que encuentre durmiendo bajo un puente o robando un pan.

Los que se pueden dar el lujo de pagar a abogados caros generalmente se salen con la suya. Véanse los casos de Claus von Bulow, quien inyectó a su esposa una sobredosis de insulina. O el de O.J. Simpson, un caso en el que la policía de Los Ángeles tendió una trampa al tipo culpable por la muerte de la esposa y un amigo. Los acusados pagaron millones de dólares a abogados de primera línea, los cuales plantaron con habilidad las semillas de la duda en la mente de los jurados. Los defensores de oficio a menudo carecen de los recursos, el tiempo y el deseo para construir una defensa mínima para sus clientes pobres.

Sin embargo, en algunos casos hasta los mejores defensores no pueden comprar justicia, especialmente cuando el gobierno cita la “seguridad nacional”. Los Cinco de Cuba se convirtieron en víctimas de esa frase que generalmente quiere decir que el gobierno no dice al público lo que está haciendo ni por qué. Huele a arrogancia imperial y a menudo también a venganza.

El FBI arrestó en 1998 a cinco hombres (Gerardo Hernández, Antonio Guerrero, Ramón Labañino, Fernando González, and René González) y un jurado de Miami los declaró culpables en 2001 por conspiración para cometer asesinato, conspiración para cometer espionaje y otros delitos graves. El caso ilustró las normas de justicia norteamericana para las naciones del Tercer Mundo que desobedecen sus dictados.

Como Washington no ha podido castigar a Cuba de manera adecuada por su casi medio siglo de desobediencia, la oportunidad que se presentó con los Cinco de Cuba cayó como regalo del cielo en el vengativo terreno de la elite de la seguridad nacional, el grupo que libra la guerra y regularmente infringe los derechos de los ciudadanos a fin de “proteger” al público. La pandilla burocrática dentro de las agencias ejecutivas ven al público como un obstáculo para sus ambiciones imperiales, la noción de responsabilidad como un irritante, el proverbial grano en el trasero de una rata de alcantarilla. La siguiente historia lo demuestra.

En 2004 John Negroponte, por entonces embajador ante la ONU en camino a convertirse en embajador en Irak y luego en el principal espía de EEUU, explicó por qué la elite de la seguridad tendrían que rechazar una oferta proveniente del gobierno iraní (bajo Khatami) de reabrir la embajada de EEUU y normalizar relaciones diplomáticas. “En las últimas décadas Viet Nam, Cuba e Irán han humillado a Estados Unidos”, explicó al diplomático --un amigo mío-- que había entregado el mensaje del gobierno iraní. “Supongo que estamos a mano con Viet Nam (4 millones de muertos y más de 20 años de sanciones), pero no hay forma de que vayamos a tener relaciones con Irán o Cuba antes de que reciban su merecido”. Como la elite no irá a la guerra con Cuba --los cubanos se defenderían--, usaron a los Cinco de Cuba como objetos sustitutos de castigo.

En la década de 1990, estos cubanos se infiltraron en los grupos terroristas anti-Castro con sede en la Florida e informaron a La Habana de las actividades de los terroristas. En 1998, una delegación del FBI viajó a Cuba. Funcionarios cubanos entregaron al FBI unas 1 200 páginas de materiales, junto con cintas de video y de audio que incriminaban a grupos e individuos --sus nombres, armas que llevaban o almacenaban y otros detalles que el Departamento de Justicia podría usar para procesar a los terroristas.

El FBI dijo a su contraparte cubana que responderían en un mes. Los cubanos aún están esperando, pero el FBI sí usó el material. Arrestaron a los Cinco de Cuba. Luego el Departamento de Justicia los acusó de graves delitos.

La ironía acompañó a la injusticia. Los Cinco admitieron que entraron a Estados Unidos para tener acceso a grupos radicados en EEUU que planeaban terrorismo contra Cuba. Es más, la ley norteamericana permite que personas cometan delitos debido a una necesidad, un delito que evitaría uno mayor.

“Es una forma de defensa propia, ampliada a actos que protegen a otras partes”, argumentó Leonard Weinglass, abogado de Antonio Guerrero, uno de los Cinco. Es más, los abogados de los Cinco presentaron este argumento a la jueza Joan Lenard, pero ella se negó a que el jurado lo considerara.

Weinglass y los otros abogados argumentaron sus apelaciones este mes asegurando que la jueza había errado al no presentar la “'defensa de necesidad' al jurado, porque los Cinco vinieron a Estados Unidos a evitar violencia, heridas y daños adicionales a otros”.

El gobierno de EEUU sabía todo acerca de los “logros” terroristas de Luis Posada Carriles y Orlando Bosch, por ejemplo. Ambos habían alardeado ante reporteros de su papel en actos terroristas, incluyendo el sabotaje en 1976 de un avión comercial cubano --lo hicieron conjuntamente-- en el que murieron los 73 pasajeros y miembros de la tripulación. En 1998, Posada alardeó de haber saboteado instalaciones turísticas cubanas el año anterior. En uno de ellos realizado por su agente contratado, murió un turista italiano.

“No queríamos hacer daño a nadie”, dijo a los reporteros Larry Rohter y Anne Bardach. “Solo queríamos hacer un gran escándalo para que los turistas no vayan más. No queremos más inversiones extranjeras”. Posada dijo que él quería que los turistas potenciales pensaran que Cuba era inestable “y alentar a la oposición interna”.

Posada tuvo éxito. Menos turistas fueron a Cuba después de que el italiano muriera en el sabotaje. Los reporteros del Times escriben que Posada “declaró que él tenía la conciencia tranquila al decir: ‘Duermo como un bebé'.” Luego dijo: “Ese italiano estaba sentado en el lugar equivocado a la hora equivocada”. (NY Times 13 de julio de 1998.)

Los Cinco vinieron aquí precisamente para impedir tales actividades, dice Weinglass. “Las actividades de los Cinco estaban justificadas y eran necesarias a fin de salvar vidas”. Weinglass había usado este mismo argumento para defender a Amy Carter cuando la hija del Presidente “ocupó un edificio junto con otros estudiantes en la Universidad de Massachusetts, en oposición a los agentes de la CIA que fueron al campus a reclutar estudiantes para la Agencia. Ella reconoció que la ocupación del edificio era un delito, pero argumentó que estaba justificado por la doctrina de necesidad, porque la CIA por entonces estaba implicada en una guerra ilegal en Nicaragua”. El jurado declaró inocentes a Amy y a los otros acusados.

Weinglass argumentó de igual manera ante dos jueces de un tribunal de apelaciones. En agosto de 2005, ese tribunal vio el caso inicialmente y decidió que los Cinco no habían tenido un juicio justo. El panel completo de 12 jueces del Onceno Circuito revocó la decisión a pesar de la enorme evidencia que demostraba que los jurados de Miami se habían sentido intimidados. Desde la ventana de la sala de deliberación, veían a personas que tomaban fotos de las placas de sus automóviles. Los jurados tenían razón para temer graves represalias si absolvían a los Cinco.

Los abogados también apelaron la condena de Gerardo Hernández por “conspirar” para cometer asesinato. Esta acusación surgió a partir del derribo en febrero de 1996 por MIG cubanos de dos aviones de Hermanos al Rescate que habían violado el espacio aéreo de Cuba y habían sido advertidos repetidamente de “graves consecuencias” si entraban a territorio cubano sin permiso. En el juicio el fiscal federal reconoció que no tendía evidencia sólida para respaldar esa acusación.

Weinglass señaló que la condena a Gerardo significó “la primera vez en la historia que a un individuo se le hace responsable de la acción de un estado soberano en defensa de su espacio aéreo”. Ciertamente Cuba tenía toda la razón y el derecho a mantener la soberanía de su espacio aéreo. El fiscal hizo aseveraciones escandalosas al jurado sin citar evidencia, y la jueza se lo permitió. Argumentó sin hechos que Cuba había enviado a los hombres a atacar a Estados Unidos. Por primera vez en la historia judicial de EEUU, la oficina del discal federal procesó un caso sin siquiera referirse a un solo documento clasificado.

Los Cinco no robaron ningún secreto, a diferencia del Agente Especial del FBI Robert Hansen, o Aldrich Ames de la CIA, quien entregó decenas de miles de documentos “altamente secretos” al enemig0o soviético; pero dos de ellos, al igual que los espías verdaderos, fueron condenados a cadena perpetua.

¿Fue la justicia norteamericana más justa cuando un abogado pudo sobornar a un policía en un caso sin importancia y gente rica pudo comprar su inocencia ante acusaciones de asesinato —como siguen haciendo? No si se recuerdan las falsas acusaciones por motivo de “seguridad nacional” a Sacco y Vanzetti en los años de 1920 y la ejecución en 1953 de Julius y Ethel Rosenberg, a pesar de que tanto el Jefe del FBI J. Edgar Hoover como el Presidente Dwight Eisenhower sabían que ellos no habían entregado secretos atómicos a los soviéticos. El gobierno había invocado la “seguridad nacional” bajo la cual no hay justicia, ni siquiera en los pasillos.

Kaynak:(http://lahaine.org/index.php?p=24368)

Kübalı Beşler: Ulusal güvenlik adaletinin kurbanları

1953 yılında tanıdığım bir adam genel bir tuvalette mastürbasyon yapmak suçundan tutuklandı. Tavandaki havalandırmanın arkasına, yoldan çıkmışları tespit etmek amacıyla, bir polis saklanmıştı. Adamın avukatı bu işe 5.000 dolar harcadı. "500 dolar polise verdim yargıca bir hediye aldım ve adamın karmaşık bir iç çamaşırı giymiş olduğunu ve tuvaletini yaptıktan sonra onu düzeltmek için çabaladığını bu hareketinin yanlış anlaşılmış olduğunu söyleyecek iki yalancı şahidin her birine 250 dolar ödedim" diye açıklamıştı babama, savunma avukatı arkadaşı.

Bunun o döneme özgü bir davranış mı olduğunu yoksa günümüzde de bir norm olarak sürüp sürmediği hakkında en ufak bir fikrim yok. Komedyen Jenny Bruce, mahkemelerde rüşvetlerin verildiği yer olduğunu kastederek şöyle bir yorumda bulunmuştu "mahkemelerde adalet olan tek yer koridorlardır." Normal olarak, Amerikan hapishanelerinde yatanlar zenginler veya orta sınıf değil yoksullardır. Kuzey Amerikalıların çoğu herkese eşit adalet cümlesinin ne anlama geldiğini bilir: "Polis bir yoksulu ekmek çalarken veya köprü altında uyurken gördüğünde nasıl tutukluyorsa aynı şekilde bir zengini de ekmek çalarken veya köprünün altında uyurken görürse tutuklayacaktır."

Zengin avukatlara ödeme yapma lüksüne sahip olanlar genellikle yaptıklarıyla kalırlar. Karısına aşırı dozda insülin enjekte eden Claus von Bulov davasına bakın örneğin ya da O. J. Simpson davasına. Sanıklar, hâkimlerin kafasına kuşku tohumları ekme işinde uzman olan birinci sınıf avukatlara milyonlarca dolar ödediler. Mahkeme avukatları genellikle olanaklardan, zamandan ve yoksul müşterileri için en ufak bir savunma yapmak isteğinden yoksun oluyorlar.

Kuşkusuz, bazı durumlarda en iyi savunma avukatları bile adaleti satın alamazlar, özellikle de hükümetin "ulusal güvenlik"i ortaya attığı zamanlarda. Kübalı Beşler, genellikle devlet halka ne yaptığını ve neden yaptığını söylemez, anlamına gelen bu cümlenin, ulusal güvenlik cümlesinin kurbanları oldular. Emperyal baskıcılık kokuyor ve bazen de intikam.

FBI 1998 yılında beş adamı tutukladı (Gerardo Hernández, Antonio Guerrero, Ramón Labañino, Fernando González, and René González) ve Miami'de bir mahkeme 2001 yılında onları, cinayet, ajanlık ve birkaç başka ağır sebepten suçlu buldu. Olay ABD'nin diktalarına uymayan 3. dünya ülkeleri uluslarına karşı adalet anlayışının normlarını örnekliyor.

Washington Küba'yı yaklaşık yarım yüzyıllık itaatsizliği dolayısıyla alışageldiği tarzda cezalandıramıyorken, Kübalı beşlerle ortaya çıkan fırsat, savaşlar çıkaran ve toplumu korumak adına yurttaş haklarını hiçe sayan, "ulusal güvenlik"çi çetenin intikam topraklarına gökyüzünden bir hediye misali düştü.

2004 yılında, dönemin BM büyük elçisi, daha sonra Irak büyük elçisi olacak olan ve bir süre sonra Amerika'nın bir numaralı ajanına dönüşecek olan John Negroponte, İran'dan gelen, ABD'nin İran büyük elçiliğini yeniden açma ve diplomatik ilişkileri normalleştirme yönünde bir teklife, ulusal güvenlikçi elitin neden hayır diyeceğini İran'ın mesajını getiren diplomata (benim bir arkadaşım) şöyle açıklamıştı: "Son on yıllarda Vietnam, İran ve Küba Amerika'yı aşağıladılar. Vietnam konusunu anlayabiliriz, ödeştik sayılır (4 milyon ölü ve yirmi yıllık bir sancılı dönem), ama hak ettiklerini almadan önce İran ve Küba ile bir ilişkiye girmemizin imkânı yok." Küba'yla savaşa gidemediklerinden -Küba halkı kendini savunurdu- Kübalı Beşler'i cezalandırmanın yedek özneleri olarak kullandılar.

1990'lı yıllarda bu Kübalılar Florida'da Castro karşıtı terörist grupların arasına sızdılar ve Havana'yı teröristlerin faaliyetlerinden haberdar ettiler. 1998 yılında bir FBI delegasyonu Küba'ya gitti. Kübalı fonksiyonerler FBI'a, gruplar ve bireyler halinde teröristlerin isimleri, taşıdıkları silahları ve depoladıkları silahların yerlerini gösteren ve Amerikan adalet makamlarının teröristleri tutuklayıp yargılamalarını gerektirecek olan, 1200 sayfalık dokümanı, video kayıtları ve ses kayıtlarından oluşan materyallerle birlikte teslim ettiler.

FBI Kübalılara bir ay içinde yanıt vereceklerini söyledi. Kübalılar halen bir cevap bekliyorlar ama FBI belgeleri değerlendirmedi anlamına gelmiyor bu. Değerlendirdiler ve Kübalı Beşler'i tutukladılar. Sonra da Adalet Bakanlığı onları çok ağır suçlar işlemiş olmakla itham etti.

İroni adaletsizliğe eşlik etti. Kübalı Beşler, Amerika'ya geliş sebeplerinin, Küba'ya karşı terörist eylemler planlayan radikal grupların arasına sızmak olduğunu kabul ettiler. Dahası, Kuzey Amerika yasaları insanların, daha büyük bir suçu önlemeleri durumunda, suç işlemelerine izin veriyordu.

"Bu bir öz savunma şekli", diye anlatıyor beşlerden birisi olan Antonio Guerrero'nun avukatı. Dahası Kübalıların avukatları bu savunmayı yargıç Joan Lenard karşısında da yapmıştı ama o jürinin bunu dikkate almamasını istemişti.

Weinglass ve diğer avukatlar yargıcın bu argümanı kabul etmemesinin bir hata olduğunu iddia ederek temyiz mahkemesine başvurdular çünkü onlara göre Kübalı Beşli ABD 'ye saldırı, yaralama ve benzer suçları önlemek için gelmişlerdi.

ABD devleti terörist Luis Posada Carilles ve Orlando Bosch'un "başarıları" hakkında her şeyi biliyordu. İkisi de gazetecilerin önünde terörist faaliyetlerdeki rollerini kabul etmişlerdi. Bu faaliyetlere 1976 yılında -ortak olarak düzenledikleri- Küba uçağına sabotaj da vardı ve bu sabotajda yolculardan ve uçuş personelinden toplam 73 kişi hayatını kaybetmişti. 1998 yılında Posada, bir yıl önce Küba'daki turistik kurumlara sabotajlar düzenlemiş olduğunu kabul etti. Posada'nın sözleşmeli bir işbirlikçisi tarafından gerçekleştirilen bu saldırıda bir İtalyan turist hayatını kaybetmişti.

"Kimseye zarar vermek istemiyorduk" demişti gazetecilere, Larry Rohter ve Anne Bardach'a "sadece bir skandal yaratmak istiyorduk ki turistler Küba'dan uzak dursun. Daha fazla dış müdahale istemiyoruz". Posada, Küba'ya gidebilecek potansiyel turistlerin Küba'nın güvenli olmadığını düşünmesini ve "iç muhalefeti canlandırmak" istediğini de söyledi.
Başarılı da oldu. İtalyan'ın ölümünden sonra Küba'ya daha az turist gitti. Times'tan gazetecilerin yazdığına göre "Posada'nın vicdanı ‘bir bebek gibi rahat uyuyorum' diyebilecek kadar rahatmış" ve Posada şöyle demiş : "O İtalyan yanlış saatte yanlış bir yerde oturuyordu" (NY Times 13 Haziran 1998).

Kübalı Beşler Amerika'ya tam olarak benzer faaliyetleri engellemek için geldiler, diyor Weinglass. "Kübalıların faaliyetleri haklıydı ve hayat kurtarmak için gerekliydi". Weinglass aynı argümanı, CIA'nin kampuslara gelip öğrencileri devşirmesine karşı, Massachusetts Üniversitesinin bir binasını öğrenci arkadaşlarıyla birlikte işgal eden, Amy Carter'ı, başkanın kızını savunmak için de kullanmıştı. Amy Carter binanın işgalinin bir suç olduğunu kabul ediyordu ama yaptığı şeyin ihtiyaç doktrinine göre gerekli olduğunu iddia ediyordu, çünkü o dönemde CIA Nikaragua'da illegal bir savaşa girişmişti. Yargıçlar Amy ve diğer sanıkların suçsuz olduğuna karar vermişti.

Weinglass iki temyiz yargıcının önünde bu argümanı kullandı. 2005 Ağustosu'nda, bu mahkeme konuyu baştan inceledi ve beşlinin adil bir yargıya tabi tutulmadığına karar verdi. Miami mahkemesinin hatalı olduğuna dair ortada bu kadar çok delil varken, 12 jüri üyesinin tümü, Miami yargıcın kararını tekrar onadı. Mahkeme salonunun penceresinden araçlarının plakasının fotoğraflarını çeken insanlar görüyorlardı. Jüri üyelerinin, Küba Beşlisi'ni suçsuz bulmaları halinde, korkmak için çok sebebi vardı.

Avukatlar Gerardo Hernández'in cinayet işlemek için komplo kurmak suçundan aldığı cezayı da temyize götürdüler. Bu suçlamanın sebebi 1996 Şubat'ında Küba MİG'lerinin Hermanos al Rescate terör örgütüne ait iki uçağı düşürmelerine dayandırılıyor. Hermanos al Rescate örgütünün uçakları Küba hava sahasını işgal etmişti ve defalarca Küba hava sahasına izinsiz girdikleri için uyarılmışlardı. Yargılama sürecinde federal savcı bu suçlamayı destekleyen güçlü bir tek kanıt bile olmadığını kabul etti. Weinglass Gerardo'ya verilen cezanın “egemen bir devletin kendi hava sahasının savunması sırasında yaptığı bir faaliyetten dolayı bir bireyin sorumlu tutulması açısından tarihte benzerinin olmadığına" dikkat çekiyor. Küba kendi hava sahası içinde egemenliğini devam ettirmekte her türlü hakka sahipti. Savcı hiç delil toplamadan jüriye skandal boyutunda açıklamalarda bulundu ve mahkeme yargıcı buna izin verdi. Elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen Küba'nın, adamları ABD'ye saldırılar düzenlemek için yolladığını söyledi. ABD adalet tarihinde ilk kez, federal savcılık bürosu bir yargılamayı bir tek belgeye, somut kanıta bile dayanmadan yaptı.

On binlerce gizli belgeyi Sovyetlere veren FBI özel ajanı Robert Hansen ve CIA ajanı Aldrich Ames'in aksine Kübalı Beşler hiçbir sırrı çalmadılar, buna rağmen onlardan ikisi, gerçek ajanlar gibi, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldılar.

Bir avukatın polise rüşvet verdiği ve zengin bir adamın cinayet suçlaması karşısında masumiyetini para karşılığında satın alabildiği -ki hala devam ediyor bu durum- Amerika adaleti daha mı adildi? Ulusal güvenlik nedeniyle yapılan yanlış suçlamalarla Sacco ve Vanzetti'nin 1920 yılında yargılanmasını hatırlıyor musunuz? Ya da, FBI şefi Edgar Hoover'dan Devlet Başkanı Dwight Eisenhower'a kadar herkesin, onların Sovyetler'e atomik sırları vermediğini bildiği halde, Julius ve Ethel Rosenberg'un idam edilmesini. Devlet, koridorlarında bile adalet bulunmayan "ulusal güvenlik" adaletini işletmişti bir kere.

Kaynak:( http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=14585)