Türkiye' de Finansal Sermaye Kontrollerine Yönelik Çözüm Önerileri
Sıcak para hareketlerinin kontrolü için uluslararası önlemlerin alınması en doğru çözüm yoludur. Bu doğrultuda kararların alınması için gelişmiş ülkelerin somut adımlar atması yeterli olacaktır. Fakat, küreselleşme adı altında gelişmiş ülkeler tarafından yayılan görüşün temelinde (somut olarak MAI antlaşması) sermayenin sınırsız özgürlüğü yatmaktadır. Bu noktadan hareketle sıcak paranın uluslararası ölçekte kontrol edilmesinin şimdilik imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Ulusal sermaye kontrolleri, sıcak para karşısında ulusal ekonomileri koruyabilecek önemli politika araçlarıdır. 1990'lı yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelerde yaşanan krizler bu politika araçlarının gerekli olduğunu göstermiştir. Şili, Kolombiya veMalezya sermaye hareketlerine karşı sermaye kontrolleri uygulamışlardır. Şili ve Kolombiya uygulamalarında sermaye hareketleri ülkeye girerken, Malezya uygulamasında ise sermaye hareketleri ülkeden çıkarken kontrole tabi tutulmuştur. İki Latin Amerika ülkesi kazançsız rezerv gereksinimi gibi dolaylı kontrolleri kullanırken, Malezya doğrudan kontroller kullanmıştır.İki Latin Amerika ülkesi sermaye hareketlerine karşı Malezya ile karşılaştırıldığında daha yumuşak önlemler almıştır. Sonuç olarak, iki Latin Amerika ülkesi kısmi başarılı Malezya ise tam anlamıyla başarılı olarak görülmektedir. |
Ülkemiz 1980 sonrası hızlı bir serbestleşme hareketine girişmiştir. Bu hareketin ilk olumsuz sonucu 1982 yılında patlak veren " Banker Krizi" dir. Kuralsız ve hızlı yapılan serbestleşme hareketi 1989 yılında sermaye hareketlerinin önündeki engellerin tamamen kaldırılmasıyla ülkemize yeni krizler armağan etmiştir. Küçük ve gelişmemiş finansal piyasaya sahip ülkemiz spekülatif sermayenin giriş dönemlerinde yapay bir büyüme çıkış dönemlerinde ise ciddi krizler yaşamıştır. Spekülatif akımların ülkemize giriş nedeni dünya üzerindeki faiz oranlarının düşmesinden ve ülkemizin yüksek düzeyde arbitraj olanağı sağlayan ekonomi politikalarından kaynaklanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde en az 10 yıl içerisinde finansal arbitraj yoluyla elde edilecek geliri Türkiye'de bir yıl içerisinde elde edilmektedir. Ülkemize giriş yapan sermayenin finansal piyasalar üzerindeki etkisi çok hızlı bir biçimde meydana gelmektedir. Yerel paranın değerlenmesi, yerel faiz oranlarının düşmesi ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsasının endeksinin birden yükselmesi verilebilecek en güzel örneklerdir. Etkinin reel piyasalara yansıması ise dövizin ucuzlaması ve faizin düşmesi sonucunda gerçekleşecektir. Belli bir süre sonra ülke içerisinde fiyatların genel düzeyi yükselmeye başlayacaktır. Dış ticaret hesabına spekülatif sermayenin yansıması ise ithalatın ucuzlayan döviz nedeniyle çok yüksek düzeylere çıkarak cari işlemler açığını tırmandırmasıdır. Görüldüğü üzere spekülatif sermaye finansal göstergelerde yapay artışlara neden olurken reel sektörün göstergelerinde elle tutulur bir biçimde bozulmaya neden olmaktadır. 1990'lı yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelerin sermaye giriş ve çıkışları üzerinde getirdiği sınırlamalar ülkemiz için örnek teşkil etmelidir. Sermaye kontrolü ile ilgili tartışmalarda uluslararası finans dünyasından dışlanma olasılığının önemine dikkat çekilmektedir. Serbestleşme süreci boyunca sermaye kontrolleri bir tabu olarak görülmekteydi. Fakat Asya Krizi bu uygulamaların bireysel ülkeler tarafından uygulanması gerektiği konusunda birçok iktisatçıyı aynı yerde buluşturmuştur. Bhagwati, Krugman, Eichgreen, Rodrik, Stiglitz gibi isimler geçici sermaye kontrollerinin uygulanması konusunda fikir birliği içindedirler. Şili ve Kolombiya deneyimleri sermaye girişlerinin kontrol edilmesine yöneliktir. İki ülke Meksika Krizinden etkilenmemiştir. Dahası her iki ülke rezerv uygulaması sayesinde enflasyon ile mücadelelerinde başarılı olmuşlardır. Sermaye hareketlerinin yerel faiz oranlarını sürüklemesine özellikle Şili uygulamasında izin verilmemiştir. Parasal politika uygulamada tam bağımsızlık rezerv uygulaması sayesinde sağlanmıştır. Sermaye hareketleri üzerine 1989'da tanınan serbestleştirme sonucunda merkez bankası ulusal ekonomiyi yönlendirebileceği bağımsız para politikası olanaklarını yitirmiş ve uluslararası sermaye piyasalarının dalgalanmalarına bağımlı hale gelmiştir.(Yeldan 2004) 2004 yılının Mayıs ayında ülkemizin serbest kur rejimi uygulaması nedeniyle yerel faiz düzeylerini bağımsızca yerel piyasanın ihtiyacına göre belirlediğini söyleyemeyiz. 29 Mart –10 Mayıs 2004 tarihleri arasında bileşik faizin 10 puan yükselmesi bunun açık kanıtıdır. Özellikle 2002'den bu yana, uluslararası bankaların kontrolündeki 3-5 milyar dolar düzeyindeki bir para, TL/Dolar spekülasyonu yapmak için Türk piyasalarına giriyor, çıkıyor ve doların TL karşısındaki değerinin 1 milyon 300 bin ile 1 milyon 1 milyon 700 bin arasında gidip gelmesine neden olmaktadır Şili ve Kolombiya uygulamaların dikkat çeken diğer bir yanı, ülkelerin kısa vadeli sermaye hareketlerini sınırlamalarından kaynaklanmaktadır. Bazı tarihlerde düzenlemeler çok sert bazı tarihlerde ise aksi yönde gerçekleşmiştir. Kısa vadeli hareketlerin sınırlandırılması ülkelerin kısa vadeli dış borçlarının toplam dış borç içerisindeki düzeyinin azalması ile sonuçlanmıştır. Hatırlanacağı üzere spekülatif sermayenin ülkemizi her ziyaret edişinde kısa vadeli dış borçlarımızın miktarı önemli ölçüde artmaktadır. Dövizin ucuzlaması sürecinde spekülatif sermayenin sunduğu parasal sermaye cezbedici gelmektedir. Kısa vadeli borçların bir bütün olarak toplam borçlara olan oranının başlı başına bir kriz göstergesi olduğunu bilmekteyiz. |
Şili deneyiminin sermaye hareketlerine karşı fiyat bazlı bir kontrol olması, sermayeyi doğrudan vergilendirmeden maliyetini yükseltmesi, bu yöndeki girişimlerin uluslararası kamuoyu tarafından destek görmesini sağlamıştır. Şili hükümetini ılımlı resesyona sürükleyen unsurların: ülkenin yerleşiklerinin çıkışları, 1996-1997 yılları arasında rezerv gereksiniminin yeteri kadar artırılmaması, özel sektörün yurtdışından borçlanması ve uzun vadedeki borçların kısa vadeye taşınması olduğunu görmekteyiz. Şili uygulamasını izleyen Kolombiya hükümetinin 1991 yılından itibaren kamu borçlanmasını aşırı miktarda artırması ve Şili'de olduğu gibi uzun vadeye yayılan borçların kısa vadeye dönüştürülmesi, ülke içerisinde özel sektörün aşırı biçimde borçlanması ülkeyi 1999 resesyonuna götürmüştür. Bu temel bilgiler ışığında rezerv gereksinimi uygulamasının sıcak paranın ülkeye girişinde etkili olduğunu fakat sıcak paranın çıkışı karşısında etkisiz kaldığını görmekteyiz. İki ülkede de cari açığın yükselmeye başlaması devalüasyon beklentisi yaratarak dolara doğru alım hareketini başlatmıştır. Bu noktada yerleşiklerin yurtdışı sermaye transferlerinin önüne geçilememesi resesyonu daha etkili hale getirmiştir. Malezya deneyimi, diğer iki Latin Amerika ülkesine kıyasla daha etkili olmuştur. Malezya hükümetinin daha etkili önlemler almasında ülkenin yerel parasına karşı offshore hesaplardan yapılan saldırıları durdurmak önemli rol oynamıştır. Malezya sermaye kontrolleri diğer 2 Latin Amerika ülkesine kıyasla piyasa karşıtı bir uygulamaydı. Yabancıların, Malezya senetleri satışından elde edilecek Ringgit cinsinden gelirlerin çevrilebilmesi için 12 ay bekleme zorunluluğu getirilmesi piyasa mantığına aykırı bir uygulama olarak değerlendirilmiştir. Çok önemli bir ayrıntı ise ülkenin 1997'nin ortalarına gelindiğinde İç borç/GSYİH oranının yüzde 170 olmasıdır. Bu dünyadaki en yüksek oranlardan birini oluşturmaktaydı Ülkenin petrol ihracatçısı olması ve ihracatının genel anlamda güçlü olması uygulama sırasında ülkenin rahat hareket etmesini sağlamış olduğunu kabul etmeliyiz. |
Türkiye örneği incelendiğinde, 1980 yılında yürürlüğe konulan ekonomi programının ülkemizi ihracata yönelik büyüme hedefi ışığında yönlendirdiğini görmekteyiz. Bu hedefe ulaşmada devletin yönlendirici ve düzenleyici özelliklerini bir kenara bırakıp bu sürece özel sektörü suni çabalarla destekleyen bir kurum olarak katıldığını görmekteyiz. İhracatın yeni yatırım yapılmadan suni çabalarla yürütülmeye çalışılması bu sürecin 1989 yılında tıkanmasına neden olmuştur. Suni çabalar: ihracatın çok büyük miktarda ihracat teşvik primleriyle desteklenmesi, sermayeden alınan vergilerin azaltılması, sendikaların kapatılması, ücretlerin düşürülmesi ve sert bir devalüasyondan oluşmaktadırlar. Bu suni çabaların hem çalışan kesime hem de devletin bütçesine zarar vereceği aşikardır. İhracata dayalı büyümenin ve bunun Türkiye özelinde zorunlu kıldığı ihtisaslaşmanın bütün toplumu ilgilendiren iki sonucu vardır. Birincisi, iktisadi konjonktürün kısa vadeli sermaye hareketlerinin yanı sıra ihracat performansına bağlı gelmesidir. Bu bağ, Türkiye milli hasılasını, uluslararası rekabet şartlarına, merkez ülkelerinin makro iktisadi konjonktürüne ve bu ülkelerin ticaret politikalarına bağımlı kılmaktadır. İkinci etki, sermayedar kesim açısından ücretlerin mal ve hizmet talebini belirleyen bir unsur olarak önemini yitirmesi ve salt bir üretim maliyeti unsuruna dönüşmesidir. Ücretleri baskı altına alan bu dönüşüm, gelir dağılımını emek aleyhine, yerli ve yabancı sermaye lehine değiştirmektedir.(BSB 2004:15) Aynı dönem içerisinde finansal piyasaların yaratılması ve geleneksel finans yöntemlerinin çeşitlendirilmesi amacıyla finansal serbestleştirme uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Devlet kurumunun faizler üzerindeki sınırlamalarının kaldırılması çok hızlı bir şekilde meydana gelmiştir. Aynı hızla 1982 yılında "Banker Krizi" yaşanmış ve 1986 yılına kadar çeşitli vesilelerle sınırlamalar belli zamanlarda yeniden yürürlüğe konulmuştur. İç finansal serbestleşme bir bakıma yastık altındaki ve daha önce negatif reel faiz nedeniyle piyasaya akmayan sermayeyi bankalar kanalı ile piyasaya tekrar yöneltecekti. Devlet borçlanma ihtiyacını bu havuzdan sağlayacaktı. Fakat iç borçlanma konusunda sığ piyasa ülkemiz yöneticilerini yurtdışındaki ucuz sermayeye yöneltmiştir.Bu amaçla 1984 yılında sermayenin ülkeye giriş ve çıkışı önündeki engeller kısmi olarak kaldırılmıştır. 1989 yılında Yeldan'a göre yarı-bilinçli bir refleksle, ülkemiz konvertibilite kararı alarak içine düştüğü finansal sorunları dış sermayenin yardımı ile çözmeye çalışmıştır. |
Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu yayınladığı bir raporda(Yücel ve Doğan) Türkiye'nin konvertibilite kararına girmesinin ardından dış piyasalardan Türkiye'ye giren spekülatif hareketlerle ekonominin paradan para kazanmaya yönelik bir kumarhane kapitalizmine dönüştüğünü bildirmiştir. 1989 sonrası ülkemiz Keynesin deyimi ile " aptal cenneti" içerisinde yaşamıştır.Bu sahte cennet ülkemizin borçlanma gereksinimini yerine getirmek için yüksek faiz vermesiyle yaratılmaktadır. Sahte cennetin yaratıcıları olan sıcak para hareketleri hem tatlı bir kazanç sağlayıp hem de ülkemizi suni büyüme yoluyla sahte bir cennete büründürmektedir. 1994 ve 2001 krizleri bu sahte cennetlerin cehenneme döndüğü milatlar olarak tarihe geçmiştir. Ülkemizin içinde bulunduğu sarmalın dışına çıkabilmesinin yolu kambiyo mevzuatının değiştirilmesi, borçlarımızın uzun vadeye yayılması veya geçici olarak borç ödemelerinin ertelenmesidir. Kambiyo mevzuatının değiştirilmesi; yerleşiklerin dövizle işlem veya yatırım yapmalarının önüne geçilmesi, döviz ticaretinin sınırlandırılması, sadece ihracat ve ithalat işlemleri için dövizin kullanılmasının sağlanması, bankaların döviz cinsinden borçlanmalarının sınırlandırılması, yerleşiklerin yurtdışına kayıtlı sermaye çıkarmalarının yasaklanması, yerleşiklerin yurtdışına kayıt-dışı sermaye çıkarmalarının durdurulması, yerleşik olmayanların TL borçlanmalarının sınırlandırılması, yerleşik olmayanların yurt içine döviz borç vermelerinin sınırlandırılmasını kapsamaktadır. Ülkemizin mevcut borç yükü altında hem sıcak paranın saldırına maruz kalmakta hem de istihdam gibi öncelikli meselelerini çözememektedir. Bu noktada, borçların uzun vadeye yayılması, borç faiz ödemelerinde indirimler yapılması, borçların ödenmesinin geçici olarak durdurulması ülkemizin içinde bulunduğu fasit daireden çıkışına yardımcı olacaktır. Türkiye'de sermaye kontrolleri uygulanması incelediğimiz ülke deneyimleri ışığında gereklidir. İncelediğimiz ülkeler sıcak paraya kontrollerle cevap vermişlerdir. Türkiye ise 1989 yılından itibaren sıcak paranın etkisi altında olmasına rağmen kontrollere yönelik somut adımlar atmamıştır. Bu duyarsızlıklar ülkemizin durumunu daha da ciddileştirmiştir. Bu noktada sıcak paraya karşı alınacak önlemlerinde artık çok sert olması gerekmektedir. Malezya'nın sıcak para ile mücadelesi sırasında geçici olarak konvertibiliteyi kaldırması Türkiye için örnek teşkil etmelidir. "Ne monetizasyon, ne sermaye-vergisi, ne de rantier sınıfa önemlice yük bindirebilecek herhangi başka bir önlem, sermaye hesabını tamamen açmış olan bir ülkede başarılı bir şekilde tatbik edilebilir. Bir başka deyişle, kuru dengeli tutmayı güçleştiren koşullar, aynı zamanda iç-borcun çevrim sorununu derinleştirirler. Dolayısıyla, uluslararası likitide sorunları olan ülkelerde kur dalgalanmalarını stabilize etmek ve de dış ve iç-borç çevrim sorunlarını çözmek amacıyla, geçici bir süre için konvertibiliteden vazgeçmek ve dış borç ödemelerini dondurmak, uygun bir politika alternatifi olabilir" (Akyüz ve Korkut, 2001: 43). Görüldüğü üzere sadece konvertibilitenin geçici olarak kaldırılması değil, eş zamanlı olarak dış borç ödemelerinin ertelenmesi de önerilmektedir. Malezya deneyimi ışığında bu tür bir uygulamanın ülkemiz için gerçekçi olduğunu söyleyebiliriz. "Kambiyo mevzuatı revize edilerek, Türk Parasının kıymetini koruma kanunu çerçevesinde ek önlemler alınmalıdır. Bu bağlamda, hiçbir gelişmiş ülkede görülemeyecek olan yabancı paralarla işlem yapma ve yabancı para üzerinden değerlemede bulunma uygulamasına son verilmelidir. Ayrıca, belli bir miktarın üzerinde döviz bulundurulması sınırlandırılarak dövizin bankalarda tutulması özendirilmelidir. Döviz bulundurma sınırı yabancı ülke vatandaşları için daha yüksek belirlenebilir. Bunlara ilaveten, yurt dışına belli miktarın üzerindeki tek taraflı döviz transferlerinde, ticari amaçlı olanlarda Türkiye'ye kar transferi, diğer hallere ise belli oranda bir defalık vergi ödeme yükümlülüğü getirilmelidir" (Yücel ve Doğan, 2003: 40). Ülkemizin yaşadığı kısmi dolarizasyonun önüne geçilmesi için kambiyo mevzuatının değiştirilmesi şarttır. Kısmi dolarizasyon, yabancı para üzerinden değerlemede bulunmaktır. Tam dolarizasyon halinde ise, ülke içinde yabancı paralarla işlem yapılmaktadır. Ülkemizin tam dolarizasyon yaşamaması için kambiyo mevzuatının yabancı para kullanmayı kısıtlayıcı yönde düzenlenmesi gerekmektedir. Geçici olarak konvertibilitenin kaldırılmasıyla birlikte kambiyo mevzuatında yapılacak değişiklikler, ülkemizin borçlarını ödemesinde güçlük yaşamasına neden olabilir.Bu noktada borç ödemelerinin dondurulması veya uzun vadeye yayılması politika uygulamasını kolaylaştıracaktır. Borçların ertelenmesi veya dondurulması, ülkemizin istihdam yaratmaya yönelik genişletici maliye politikası uygulamasını da sağlayacaktır. Hükümet, cari işlemler için konvertibiliteye izin vermeli ;fakat sermaye işlemleri için kontroller uygulamalıdır. Ayrıca hükümet özel nedenlerle döviz ticareti yapmak isteyenlerin yabancı döviz lisans almasını şart koşarak konvertibiliteyi yönetebilir.(Grabel, 2001: 36) Konvertibilite kararı, her türlü esnek öneriyi içermektedir. Bu noktada yapılması gereken mevzuatın ülkemizin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmesidir. Türkiye'nin 32 Sayılı Kararın fantesizine tahammülü kalmamıştır. 32 Sayılı Karar, Türkiye'nin reel ve finansal ekonomisinin gerçeklerine ve ihtiyaçlarına yönelik olarak yeniden revize edilmelidir. (Yeldan, 2004) 1989 yılında 32 sayılı karar ile ülkemiz tam konvertibiliteye geçiş yağmıştır. Bu konu ile ilgili ilk düzenlemeler 1984 yılında yapılmaya başlanmış ve ülkemiz 5 yıl gibi kısa bir sürede tam konvertibiliteye geçiş yapmıştır. 1989 yılı itibariyle döviz ve sermaye işlemleri önündeki engeller kaldırılmıştır. Bu noktada yapılacak mevzuat değişikliği sadece döviz ticaretini değil aynı zamanda sermaye işlemlerini de kontrol altına almaya yönelik olmalıdır. Şili ve Kolombiya deneyimlerinin ışığında yerleşik kişilerin yurtdışına sermaye transferlerinin ve yurtdışından borçlanmalarının önüne geçilmelidir. Türkiye sıcak para hareketleri verileri ışığında yerleşiklerin son 5 yıldir yabancılarla aynı yönde hareket ettiği görmekteyiz. Bu ülkemizin olası finansal kırılganlığını daha da artırmaktadır. Ödemeler bilançosunda " Net hata noksan" kaleminin kayıt dışı yerleşiklerin hareketlerini gösterdiğini varsaydığımıza göre işin ciddiyeti çok üst düzeydedir. Bu kalem ülkemizin yerleşiklerinin sıcak para hareketlerinin en büyük parçasıdır. Diğer kalemlerin önemsiz olduğunu rahat bir biçimde söyleyebiliriz. Aynı zamanda bu kalem vergilendirilemeyen kazançları da temsil ettiği ölçüde ortaya vergilendirilmeyen/kayıt dışı bir sermayenin olduğu aşikardır. Bu kaleme konu olan işlemlerin mutlak suretle kayıt altına alınıp vergilendirilmesi gerekmektedir. Bunun içinde yerleşiklerin kayıtlı kayıtsız yurtdışına sermaye transfer etmeleri durdurulmalıdır Spekülatif sermaye hareketlerinin yarattığı ucuz döviz bolluğunun yol açtığı kriz sarmallarının önüne geçilmeli; bu tür sermaye akımları, örneğin, munzam karşılıklar, finansal vergilendirme ve Merkez Bankası'nın benzeri aktif politikaları ile denetim altına alınmalı ve caydırılmalıdır.(Yeldan, 2004) |
| Türkiye'nin kambiyo mevzuatını revize etmesi ve dış borçları ertelemesi haricinde finansal vergilendirme de bir alternatif politika aracı olarak görülmektedir. Özellikle sıcak para girişlerinin olduğu dönemlerde yabancı döviz cinsinden borçlanmanın önüne kazançsız rezerv gereksinimi ile geçilebilinir. Fakat Şili deneyimi ışığında uzun vadeli borçların kısa vadeye yayılmaması için gerekli önlemler alınmalıdır. "Bankacılık sisteminin kaynak yapısını sağlıklı ve uzun vadeli hale getirmek sermaye akışkanlığını yavaşlatmak hızlı ve manipulatif mevduat çekilişlerini ve spekülasyon saikiyle döviz alımlarını azaltmak amacıyla kısa vadeli mevduat ve kısa vadeli döviz tevdiat hesaplarında tutulan TL ve dövizler ile repoda bulunan paralar karşılığı ödenen faizler üzerindeki vergi yükü arttırılmalı, vade uzadıkça faiz üzerinden alınan vergiler azaltılmalıdır. Kısa vadeli hesaplara ödenen faizler üzerinden alınacak vergi tasarruf sahiplerini paralarını uzun vadeli yatırmaya teşvik edecek en önemli etkendir" (Yücel ve Doğan, 2003: 39). Bir başka politika önerisi ise; kısa vadeli mevduat, döviz tevdiat hesapları ve repoda tutulan kazançların yüksek bir oranda vergilendirilmesidir. Hem spekülasyonu azaltmak hem de uzun vadeli yatırım yapmayı özendirmek bu önerinin temelinde yatmaktadır. Ülkemiz dünyanın en borçlu ülkeleri arasında yer almaktadır. Buradaki temel sorun borcun büyüklüğünden ziyade borcun vadesinin kısa ve ödenen faizin yüksek düzeyde olmasıdır. Bu koşullar altında yerel ve uluslararası piyasalarda her türlü olumsuz gelişme ülkemizin borç stokunu büyültmektedir. Eş zamanlı olarak borçlarımızı ödeyebilmek için borç almamız bu durumu iyice kötüleştirmektedir. Ülkemizin yeniden borçlanma için uluslararası faiz oranlarının üzerinde faiz ödemesi sıcak para akımlarını yurdumuza çekmektedir. Bu fasit dairenin içinden çıkmanın yolu kambiyo mevzuatının değiştirilmesi, borçlarımızın uzun vadeye yayılması veya geçici olarak borç ödemelerinin ertelenmesidir. Kambiyo mevzuatının değiştirilmesi; yerleşiklerin dövizle işlem veya yatırım yapmalarının önüne geçilmesi, döviz ticaretinin sınırlandırılması, sadece ihracat ve ithalat işlemleri için dövizin kullanılmasının sağlanması, bankaların döviz cinsinden borçlanmalarının sınırlandırılması, yerleşiklerin yurtdışına kayıtlı sermaye çıkarmalarının yasaklanması, yerleşiklerin yurtdışına kayıt-dışı sermaye çıkarmalarının durdurulması, yerleşik olmayanların TL borçlanmalarının sınırlandırılması, yerleşik olmayanların yurt içine döviz borç vermelerinin sınırlandırılmasını kapsamaktadır. Ülkemizin mevcut borç yükü altında hem sıcak paranın saldırısına maruz kalmakta hem de istihdam gibi öncelikli meselelerini çözememektedir. Bu noktada; borçların uzun vadeye yayılması, borç faiz ödemelerinde indirimler yapılması, borçların ödenmesinin geçici olarak durdurulması ülkemizin içinde bulunduğu fasit daireden çıkışına yardımcı olacaktır. "Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun en acil sorunu kalkınmaktır. Bunun yordamı, yatırımları mümkün mertebe artırmak ve yatırımların sektörler arası dağılımını uzun vadeli bir plana göre yönlendirmektir. Bunu yaparken ülkenin kendi tasarruf potansiyelini, teknoloji yenilik üretme potansiyelini harekete geçirmek gerekir. Bu strateji, ülkeler arası mal, hizmet ve sermaye hareketlerini kontrol altına almayı, yönlendirmeyi gerektirir. Kalkınma, dünya sisteminin ülke ekonomisi üzerindeki nüfuzunu azaltmaya bağlıdır" (Somel, 2002: 50). |