Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Politika ve Spor

Bu yazıyı alelacele ve biraz da geç bir saatte yazıyorum. Dikkatle takip etmiş olduğum bu meselenin önemini vurgulamak için bunu yapmam gerekiyor.

Aslında bu nefes kesici bir haber de değil ama televizyon kanalları Kübalı kaçak iki boksörün Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde bulunduğunu ve bu kente yakın bir sahilde yetkililerce tutuklanmış olduklarını haber veriyor. Güvenlik güçlerine teslim olduklarını ve kaybolduklarına dair belgelere ihtiyaç duyulduğu da belirtiliyor.

Boksörler cezaevine gönderilmediler. Yerel polisin kontrol altında tuttuğu bir otelde kalıyorlar. Boksörler, suç işlediklerini ve bundan pişmanlık duyduklarını itiraf etmişler. Ancak bir mafya şirketinin talimatlarını yerine getirirken onlarla sürekli ilgilenen bir Almanya vatandaşıyla görüştüklerini de inkâr ettiler. Bunun böyle olduğunu sonradan öğrendik.

Yetkililer, büyükelçimizin talimatlarını yerine getirirken bizden belge ve Küba’nın Brezilya Konsolosluğundan teyit istediler. Büyükelçimiz de gerekli formalitelerin yerine getirilmesini sağladı.

Boksörlerin Türkiye’ye sığınma talebinde bulunduklarıyla ilgili bir iddia da var. Bu, tamamen bir aldatmaca olsun diye kesinlikle mafya tarafından ortaya atılmıştır. Bu arada, Almanya Parlamentosu’ndan bir milletvekilinin de bu pis işe bulaştığı söyleniyor. Ve böyle ne olduğu belirsiz bir işe 2 milyon do-lar’dan fazla yatırım yapan mafya, sporcuların ailelerinin ‘insan hakları’ndan bahsediyor. Gerçekten merak ediyorum, Birleşmiş Milletler ne diyor acaba bu yasadışı ‘müsabaka’ya?

Bu nokta, sevinçlere ve üzüntülere rağmen kesin sonuçları ve çözümleri ararken sporun ve politikanın birbirine karıştığı yerdir. Bu Küba vatandaşları tutuklanacaklarını hiçbir şekilde ummuyorlardı. Bizim ülkemizde, Birleşik Devletler hükümetinin Ebu Garib ve Guantânamo’da uyguladığı herhangi bir yöntem asla geçerli değildir. Boksörler, şimdilik bir misafirhaneye gönderilecek. Ayrıca aileleriyle görüşme olanağı

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 18/08/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Orijinal Kaynak

Fidel Castro Çevirileri KÜBA’NIN ÖZELEŞTİRİSİ

7 Temmuz’da Komünist Gençlik Birliği (UJC), Emekçi Öğrenci Tugayı (BET) ile birlikte, sosyal düzen ve eğlence faaliyetleri işlerinde öğrencilerin görev alması doğrultusunda, yerleşim bölgelerindeki ihtiyacı en aza indirmek için seferberlik planları oluşturmaya karar verdi.

Bu karar, aynı gün öğrenci örgütleri ve devlet merkezi yönetim organları tarafından, ayrıca tüm eyaletlerdeki Komünist Gençlik yönetimleriyle de işbirliği yapılarak Emekçi Öğrenci Tugayı’nca masaya yatırıldı.

Alınan kararların sonuçlarına göre; Temmuz ve Ağustos ayları için başlangıçta planlanan 600 bin öğrenciden yalnızca 200 bini harekete geçirilebildi. Tarım alanlarında ve kırsaldaki okulların civarında yeterli çalışma yapılamadı.

Enerji Devrimi kapsamında belirlenen çalışma alanları konusunda bu yıl 7 günlük bir toplantı yapılacak. Sosyal hizmet görevlilerinin yanı sıra, öğrenciler de enerji tasarrufu alışkanlığını halka aşılamak ve ev içi elektrik tesisatlarının gözden geçirilmesi için ev ziyaretleri yapacaklar.

Toplumun spor, eğlence ve kültürel faaliyetlerinin arttırılması da Emekçi Öğrenci Tugayı yönetiminin ele almış olduğu meselelerden bir diğeri. Komünist Gençlik Birliği de, seferberliğe katılanlar ve öteki gençler arasında eğitim ve mücadeleyi teşvik edecek…

***

Ancak, Komünist Gençlik Birliği Ulusal Yönetimi’ni tebrik edemiyorum, hatta Parti’nin Örgütlenme ve İdeoloji birimlerindeki görevlileri de.

Fiziksel güç gerektiren işler, insanda kendiliğinden bir bilinçlilik yaratmaz. Her emekçi farklıdır. Mizacı, düzeni, çalışma biçimi, istikrarı, yakıcı güneşin altında zorlu topraklardaki çalışma koşulları… Götürü iş mi yapıyorlar yoksa emeklerinin karşılığı bir maaşla veriliyor mu; disiplin alışkanlığı var mı yok mu; tüm zihinsel özelliklerinden yararlanıyor mu, başındaki eğitimcilerle ilişkileri nasıl; profesyonel mi yoksa değil mi; emekçi köylü mü yoksa kent kökenli mi… Önemli olan diğer bir nokta da; malına mülküne her tür hizmetine sahip çıkabiliyor mu yoksa dağıtıyor mu… Aslında bunu yapanlar da nasıl hareket edileceğini, konuşulacağını bilen yöneticiler. Her bir emekçinin bu şekilde kişisel özelliklerinin bir araya getirileceği formlar doldurulabilirdi. Bu yüzden ülkemiz vatandaşlarının en çok ihtiyaç duyduğu şey bilgidir, tabii bir bilinçlilik yaratmak istiyorsak…

Kişinin eğilimine göre iş ve eğitim verilmesinin önemini belirten José Martí’nin düşüncesi, üniversite öğrencilerinin, hatta iş gücünde orta seviyenin üzerine çıkmış olanların da katılımını arttırmak için bizi geçmişe götürdü. Bu özellikle kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

Geçmişte, başka iş imkânları ortaya çıkar çıkmaz şekerkamışı tarlalarını terk edenlerin yarattığı boşluğun yerine bir şeyler koymamız gerekiyordu.

Ortalama bilgi düzeyi çok düşüktü, okuma yazma öğreniminden sonra ilköğretim, daha sonraları da orta öğretim rağbet görmeye başladı. Gençlerimiz bunun farkındaydılar, heyecan ve disiplinle çabalarının arttırdılar.

Bugün doktorlarla ve eğitimcilerle başlayan, sosyal hizmet görevlileriyle, kendini bilime adayanlar ve sanat eğitmenleriyle devam eden üstün bir eğitim düzeyi, kariyerinde yükselmek isteyenler için evrenselleştirilmiş üniversite eğitimleri sağlandı.

Eğitimin amacı, bu yıl yalnızca bir iki hafta süresince, onlara sağlanan uygun olanaklarla çalışmaktan keyif almalarını sağlamak ve toplumumuzun acil ihtiyacı olan bilinci uyandırmaktır.

Tüm yıl boyunca dünyada ve Küba’da olup bitenlerin ayrıntılarını ve önemli konularla ilgili bilgileri derlemek zorundayız.

Ekonomi meselesine gelince; bütün ülkelerde neredeyse tüm vatandaşların her şeyden habersiz olduklarını düşünüyorum. Geçen pazartesi varili 77 dolara yükselen petrol fiyatlarının niçin arttığını; buğday gibi iklim koşulları yüzünden değer kazanan ürünlerin fiyatlarının niçin yükseldiğini ve bu artışların nedenlerinin kalıcı mı yoksa geçici bir durum mu olduğunu bilmek kaçınılmazdır aslında. En az tehlike altında olan ihtiyaçların az da olsa risk almaksızın işlerinin büyük bir çoğunluğunda yaygınlaşan bir uygulama olan dönüştürülebilir pesolara tüm işçiler rağbet etmedi. Vatandaşların hepsi yurtdışından bozdurulabilir döviz, yasadışı bir şey almıyor. Fakat tüm halka sunulan karşılıksız ve hayati önem taşıyan hizmetlerle donatılmış bir ülkede bazen sinir bozucu ayrıcalıklar ya da haksızlıklar ortaya çıkıyor, el altından yürütülerek sağlanan yüksek kazançlardan bahsetmiyorum, dolara karşı cevap olacak önlemlerden kaçınmak için Kuzey Amerika banknotlarını diğer para birimlerine çevirerek bizi nasıl kandırdıklarından da…

Eşitliğin olmayışı ve gerekli bilginin yetersizliği en fazla ihtiyaç duyulan sektörlerle ilgili her şey konusunda kritik düşüncelere yer veriyor.

Küba’da karşılıklı dönüştürülebilir peso alanlar (böyle durumlarda miktar sınırlandırılır) ya da yurtdışından döviz alan vatandaşların aynı zamanda karşılıksız temel sosyal hizmetlerden, besinlerden, ilaçlardan yardım paralarıyla ya da çok düşük fiyatlarla diğer tüm hizmetlerden de yararlandıkları şüphesiz. Bunu yanı sıra biz tüm mali yükümlülüklerimizi titizlikle yerine getiriyoruz. Çünkü biz bir tüketim toplumu değiliz, bu yüzden güvenilir, cesur ve bilinçli yöneticilere ihtiyaç duyuyoruz.

Her tür taşıt aracı için benzini sağa sola harcayanlar; yiyecek fiyatlarının devamlı yükseldiğini, tarım ve sanayi için hammadde ve bundan üretilen malın, piyasa fiyatına temin edilmesi gerekirken, çoğunun düşük fiyatlarla herkese dağıtıldığını unutanlar; kanının son damlasına kadar ülkesi için savaşmasının kutsal görevi olduğunu, daimi güvenliği tehdit eden tek bir düşman karşısında savunma araçlarını ve hammaddelerini harcamak zorunda olduğunu unutanlar, Küba’nın bağımsızlığını ve varlığını tehlikeye atabilir. Bununla oyun olmaz!

Televizyonlarda birkaç gündür üst düzey bir bürokrat o mühim sürecin sona erdiğini açıkladığında tüylerimiz diken diken oldu. Her geçen yıl böyle etkinlikler için daha fazla delegasyon gönderiyoruz.
“Bu barbar da nereden çıktı?” dedim kendi kendime. Belki de Sancho Panza’nın Barataria adasından bize gönderdiği bir armağandır!..

Küba’da kendine özgü bu zorlu süreç artık hafifledi fakat dünya çok daha tuhaf bir sürecin içine girdi, ve şu an içinden nasıl çıkacağını düşünüyor. Milyarlarca doları ateşe atıyoruz. Yalnızca görevlerini aksatanlar yüzünden değil, eski Sovyet motorlarından binlnercesini benzinin arttığı bir zamanda makul ödeme kolaylıklarıyla çok daha tasarruflu Çin motorlarıyla değiştirecektik, bu program da yarıda kaldı.

Dünya ekonomisinde ise petrolle eşit giden madenler, tarihinin en yüksek artışını yaptı fakat şu an sert bir düşüşteler.

Özel ve toplu taşıma, inşaat ve tarım araçları için ihtiyaç duyulan yakıtı kısa sürede hiçbir şey karşılayamaz. Gelişmiş ülkelerde her şey makineleşiyor. Çeşit çeşit binanın birbiri ardına dikildiğini gören ziyaretçiler gece gündüz durmaksızın devam edildiğini anlatıyor. Kentler müthiş derecede geliştiriliyor. Bazen diğerlerinin çok uzaklardan toplayıp üretmek zorunda kaldıkları değişik gıda maddelerine, sebze ve meyvelere, içme suyuna ihtiyaç duyan milyonlarca insan gitgide çoğalıyor. Ayrıca her tarafta üç dört şeritli otoyollara, köprülere, mühendislik harikalarına da ihtiyaç duyuyorlar. İki araç arasındaki en ufak bir olay, en basit bir yakın temas her şeyi felce uğratır. Her geçen gün toplu tüketim artıyor, gelişime yardım ise azalıyor.

En kötüsü ise her 1000 kişiye 500’den fazla otomobil düşüyor. BD’de neredeyse bu sayı 1000. Uzak yerlerde yaşıyorlar ya da çalışıyorlar. Her birinin garajı var. Her iş merkezinin kendi otoparkı var. Rafinerilerin durumundan habersizler. Çoğunun geliştirilmeye ihtiyacı var hatta yeni tesisler inşa etmek zorundalar. Rafinerinin hammaddesi petrol; daha da fazla ihtiyaç duyuldukça, büyük maden yatakları ortaya çıkmıyor. Nijerya’da grev, Irak’ta savaş, İran’a tehditler, Avrupa’da eski politik tartışmalar, bir tusunami, bir kasırga fiyatları fırlatıyor. Eski ve yeni, büyük tüketiciler, her defasında milyonlarca varil petrol istiyor. Elbette bunlara paralel olarak yeni nükleer tesisler inşa etme planları artıyor. Şimdi çevreye ve iklime vereceği zararı ya da etkilerini tartışmayacağım, gerçek ekonomide göze çarpan belirsizlikleri de.

Vietnam’ı yakıp yıkarak altın’dan bir dağ kaybeden Nixon, bir kişi bile sonuçları düşünmeden, altın’ı kağıt paranın yerine geçirdi. Kağıt paranın yerini altın’ın alışının bir trajedi yaratmaması BD’nin teknolojik gelişimi, tarım ve endüstride mal, üretim kapasitesi, özellikle de geniş askeri gücü yüzündendir. Kontrol altında tutulan yüzde 10’nun üzerinde bir enflasyon ortaya çıktı. BD yeniden silahlanmasının ardından soğuk savaşın sonuna geldi. Toplumların gözünü kamaştıran bu aşırı refah, tüketim toplumunun zaferidir. İmparatorluk, dünyanın zenginliklerinin büyük bir bölümünü diğer ulusların egemenliklerini yok sayarak ele geçirdi.

Dolar, 70’lerdekine göre yüzde 6’nın da altına inecek kadar değer kaybetti. Uzmanlar yeni olaylar karşısında şaşkın, hiçbiri ne olacağından emin değil.

Şimdi bu meselelerin derinine inmek için nedenler var mı yok mu?

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 11 Temmuz 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f100707e.html )

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 26/08/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri İmparatorluğun çöken ‘eşsiz’ ahlakı!

Konuyu ele almadan önce, 1959 öncesi diktatörlük dönemi boyunca Birleşik Devletler’de yaşamlarını sürdüren ve Devrimden sonra ülkeye dönen Kübalı mülteci bir ailenin oğlu olan avukat Roberto Gonzâlez’in sözlerini hatırlatmam gerekiyor. 5 Kübalı Kahraman’dan biri olan Rene* gibi o da, ailesinin o yıllarda yaşadığı bu ülkede doğmuştur. Ve terörizme karşı savaşta bıkmaksızın ülkemizin haklarını savunan öteki dört kahraman gibi haksızca ve zalimce mahkûm edilen kardeşi Rene’nin özgürlüğü için mücadele veriyor. Roberto şöyle diyordu:

“Başımıza gelebilecek en kötü şey, bozgun ya da zafer duygusu uyandırılarak onların serbest bırakılmasının bizi etkisiz hale getirebileceğidir. Biz, 5 Kübalı davası’nı onlar Ha-vana’ya indiklerinde kazanacağız. Diğer deyişle bu, birçok kez kazandığımız ama hukukun kendisinden önce yargıçların kararıyla kaybedilmiş bir davadır.”

Bu, son derece akıllıca ve duyarlı ifadeler, utanmazca ve küstahça tavırlara karşı gerçek bir uzmanın ağzından çıkan sözcüklerdir. Uluslararası hukukun en tanınmış 73 uzmanı, Birleşik Devletler’in Atlanta kentinde düzenlenen bir toplantıda bir araya geldi. Ve bu insanlar bize, tanıklığı satın almanın ne kadar önemli olduğunu gösterdiler! Dünyanın gördüğü göreceği, bu en berbat hukukçular topluluğunda, adil bir karara varmak için, sözde tarafsız bir jüri tarafından oybirliğiyle onaylanan kararlarla ‘sanıklara’ yüklenen suçların sabit olmadığı, orada ortaya çıkarılmış inkâr edilemez bir gerçektir. Toplantıda anlatılanları ya da telefon aracılığıyla konuşanların her birinin anlattıklarını ve henüz konuşmamış olanların iddialarını incelemek ve iyi okumak gerek.

Birleşik Devletler’de son yıllarda gerçek casusluk olaylarına 10 yıldan fazla mahkûmiyet verilmemekte. Ancak bize gelince, casusluk yaptıkları iddiasıyla 5 yurttaşımızın üzerine atılan suçlamalar kanıtlanamadı bile. Kendilerinin ve ailelerinin kötü kaderleri, neredeyse yarım yüzyıldır Washington tarafından yürütülen ve Birleşmiş Milletler’in en önemli kurallarını ve halkların egemenliğini ihlal eden, Küba halkına karşı terör uygulayan, ikiyüzlü kalleş politikalara maalesef boyun eğmek durumunda.

Daha anlatılacak çok şey var ama bugün, bu sözlerimin gecikmeden ulusal basında yayımla-nabilmesi için kısa tutmak istedim. Bence en önemli şey, halkımızın bu gerçekler üzerine sağlam ve yıkılmaz bir bilinç geliştirmesinin gerekliliğidir…

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 22 Ağustos 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f220807e.html )

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 01/09/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Süper – Devrimciler !

Her gün, haber ajanslarında, Küba’nın yanı sıra Çin Halk Cumhuriyeti ve dağılan Sovyetler Birliği halkları ile ilgili yayınlanan haberleri pür dikkat okuyorum. Ayrıca, Latin Amerika, İspanya ve Avrupa’nın diğer ülkeleri hakkında basında çıkan haberlerin de tümü bana ulaşır.

1930’lardaki gibi uzun süreli bir gerileme dönemi korkusuna ilişkin tablonun belirsizliği giderek artıyor. 22 Temmuz 1944’te, Birleşik Devletler hükümeti, dolar’ı uluslararası para birimi olarak piyasaya sürmek için Bretton Woods’da* kendine daha iyi bir askeri güç sağlayacak ayrıcalıklar elde etti. 1945’te, savaş sonrasında bile bu ülkenin ekonomisi, dünya altın rezervlerinin neredeyse yüzde 70’ini elinde bulunduruyordu ve hiç kayıp vermemişti. 15 Ağustos 1971’de Nixon, tek yanlı olarak piyasadaki her bir doların karşılığında altın güvencesini kaldırmaya karar verdi. Böylece ona kalan altın rezervlerinin gerçek değerinin 20 kat fazlasına mal olduğu bir savaşa, Vietnam katliamına katkıda bulundu. O zamanlardan beri Birleşik Devletler ekonomisi, dünyanın öteki ülkelerinin yapmış olduğu tasarrufa ve doğal kaynakların tüketimine dayanır.

En gelişmiş ülkelerce, büyük çoğunluğu yoksul olan ülkelere uygulanan; zenginlerden çok küçük bir azınlığın lüksleri ve savurganlığıyla çevrelenmiş yatırım ve tüketimdeki devamlı artış, yalnızca alçaltıcı değil aynı zamanda yıkıcıdır da. Çok azı olayların tarihini hatırlasa da bu yağmacılıkve bunun feci sonuçları, halkların giderek büyüyen isyanının başlıca nedenidir.

Peki bu aşırı sol diye tanımlanan süper-devrimciler’le ilgili durum nedir? Kimileri gerçeklikten yoksundurlar ve tatlı hayaller kurmaktan inanılmaz keyif alırlar. Daha başkaları ise hayalperestlikten eser taşımazlar, mevzu hakkında uzmandırlar, söyleyecekleri şeyi ve bunu niçin söylemeleri gerektiğini iyi bilirler. Düşülmemesi gereken iyi kurulmuş bir tuzaktır bu. Bizim ilerleyişimizi ise sadaka verilen kişiler gibi görürler. Peki gerçekten bilgi konusunda eksiklikleri var mı? Tam olarak öyle değil aslında. Kesinlikle çok iyi bilgilendirildiklerine dair size garanti verebilirim. Bazı hallerde ise, Küba ile sözde dost olanlar, Küba kıyılarına yalnızca 90 mil uzaklıkta olan imparator komşumuzun hiçbir itirazıyla karşılaşmaksızın, uluslararası bir yığın toplantıya katılırlar ve ülke içinden ya da dışından insanlarla durmadan lak lak ederler.

Peki, Devrim’e ilişkin ne derler? Neo-liberalizmin en tipik formülü olan saf zehir salmaktan başka hiçbir şey!..

Devrimin en büyük başarısını yani eğitimdeki işlevini; onun, toprağı işler gibi insanların doğal yeteneklerinin geliştirilmesindeki önemini küçümserler. Hem ağır hem basit işleri yaparak yaşayabilecek bir insan tipine ihtiyaç duyarlar. Sonuçları önemsemezler ve bilimsel yatırımlardaki harcamaları abartırlar. Ya da daha kötüsü; Küba’nın gerçekten son derece sınırlı maddi olanaklarla tüm dünyaya sağladığı sağlık hizmetlerinin değerini görmezden gelirler; ki aslında Devrim, sürekli insan gücüne ihtiyaç duyan emperyalizmin dayattığı bir sistemi açığa çıkarmıştır. İflas ettirici ya da kira getirici yatırımları teşvik ederler. Eğer zamanında, konut meselesinde yabancı yatırımlar engellenmeseydi, şimdi ülkemize on binlerce bina dikmiş olacaklardı. Ve doğal olarak mal sahipleri gibi alıcılara da hiçbir yasal kısıtlama getirilmeyecekti. Ülke, hiçbir bilimsel bilgiye ve araştırmaya ihtiyaç duyulmaksızın yerleşimcilere ya da müşterilere açılacaktı. Ve şimdi bu konutların çoğu düşmanlarımızın ya da müttefiklerinin gizli servislerince kullanılıyor olacaktı.

Onların, kimi çok gerekli pazarları ellerine geçirdiklerinden beri, bizim de bazı ortak girişimlere ihtiyacımız olduğu doğru. Ancak parayla ülkenizi ve egemenliğinizi satamazsınız.

Çevreye zarar vermeksizin, ekonomiye her yıl milyonlarca dolar katkı sağlayan ve paha biçilemez bir elektrik kaynağına dönüştürülen gazın giderek artan üretimi söz konusuyken, reçeteye ilaç yazar gibi davranan süper-devrimciler ekonomi için gerçekten gerekli maddi kaynaklardan habersizler. Küba’dan yükselen ve dünya için yaşamsal önem taşıyan Enerji Devrimi hakkında ise tek bir söz etmezler. Daha da ileri giderler: Birleşik Devletler, Batı Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerdeki otomobillerin su içer gibi tükettiği akaryakıtın yüksek maliyetini hesaplamazlar, bizim adadaki şekerkamışı üretimiyle uğraşırlar. Dünyada gıda fiyatları iki, hatta üç misline fırlarken, bütün bunlar insanlığın egoist içgüdülerini tahrik etmekten başka nedir ki?

Hiç kimse, kendi devrimimiz konusunda benden daha eleştirel olmamıştır, fakat hiçbir zaman imparatorlukların en kötüsünden bir özür ya da iyilik beklentisinde de olmadım. (Granma, 3 Eylül 2007, çeviren: Gülşah Pilpil)

*Ön Bahçemiz’in notu: Bretton Woods, BD’nin New Hampshire eyaletinde küçük bir kenttir. Ancak, bugün dünyayı kıyametin eşiğine getiren bir uluslararası anlaşmanın da adıdır aynı zamanda, ikinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1 yıl önce, Doğu Bloku ülkelerinin dışında 44 ülkeden 730 delegenin katıldığı ve uluslararası para sisteminin kurallarını belirleyen Bretton Woods Anlaşması’yla, her ülkenin parasının değeri, BD doları esas alınarak saptanacaktı. Ama daha önemlisi, bu anlaşmayla bugün dünyanın en büyük iki baş belası, Dünya Bankası’yla IMF’nin kurulmasına karar verilmişti.

FİDEL CASTRO RUZ

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 03 Eylül 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f030907e.html )

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 10/09/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri W y APEC

Son zamanlarda çok önemli toplantılar öyle bir art arda geldi ki, son sürat gelen Bush hesap tutmanın neredeyse imkansız olduğunu söyledi. Sidney yolculuğunda sık sık Irak’tan bahsetti. Bunun iki üç gün önce olup olmadığı konusunda bir şey söyleyemem; çünkü Sid-ney’de, toprağın üzerine neredeyse dik düşen güneş ışınlarıyla gün perşembeyken, Hava-na’da gecenin tüm serinliğiyle çarşambadır. Küreselleşen Dünya gezegeni değişiyor ve kavramlarımız da dönüşüyor. Geriye sadece tek değişmez bir gerçek kalıyor; o da imparatorluğun olağanüstü hava, kara, deniz ve uzaydaki askeri üsler ağının her geçen gün daha çok güçlendiği ve daha çok güçsüzleştiğidir.

İkna etmek için özel bir çaba harcamaya gerek yok. Sözü, BD haber ajanslarına bırakalım: “Sidney, Avustralya (AP) – Başkan Bush, çarşamba günü Pasifik ülkelerinden küresel ısınmayla ilgili tavrını değiştirmesini istedi ayrıca Çin’in ve çevre kirliliğinden sorumlu diğer ülkelerin gerçek bir çözüm birimi oluşturmaları gerektiğini söyledi. (…) Bush, Avustralya’ nm bir önerisine destek verdi: APEC (Asya-Pasifik Ekonomik işbirliği) ülkeleri, iklim çeşitliliğinin bozulması karşısında yeni bir bakış açısı ortaya koymalıdır. (…) Avustralya başbakanı John Howard’la birlikte bir basın toplantısı düzenleyen Bush, ‘ İklimsel değişimlerle ilgili daha etkili bir politika aramak için Çin’ in de bu masada oturması gerekir’ dedi. (…) Öte yandan çoğu öğrenci yaklaşık 300 kişi, Howard’m savaşa olduğu gibi Bush’a da destek vermesini, Irak savaşını ve Bush’u protesto etmek için bir gösteri düzenlediler. (…)”

Tırnak içindeki paragraflar ait olduğu metne bire bir uygundur. Zaten diğer uluslararası haber ajansları da aynı olayları ufak tefek değişikliklerle teyit ettiler. Bu, Bush’un durdurulamaz demeç selinden gelen tek haber değildi.

Örneğin,DPA ajansı 42,909,464’lük nüfusu ve 678,500 km2’lik yüzölçümüyle Myanmar’da (eski Britanya kolonisi Burma) yapılması gerekenlerle ilgili Bush’un Sidney’de bazı yöntemler belirlediğini bildirdi:

“Sidney 5 Eylül 2007 (DPA)- Birleşik Devletler başkanı Bush bugün Myanmar’daki askeri yönetimi sert bir dille eleştirdi. (…) BD başkanı, Myanmar’da ağustos ayı sonlarında ortaya çıkan protestoların şiddetle bastırılmasına da değindi: ‘Özgür bir toplumda rahatça yaşayan bizler, insan hakları ihlallerine karşı sesimizi yükseltmek zorundayız.'”

BD birlikleri ve aralarında Avustralya’nın da bulunduğu müttefikleri tarafından Irak’ın işgal edilmesinden bu yana orada yaklaşık 1 milyon kişinin öldüğü ve 2 milyon kişinin de göçe zorladı. Ne BD ne de Avustralya , BM ülkelerinin daimi temsilcilerini ender kuşlara çeviren, Kyoto Protokolü’nü imzalamadı, bu durumda reddedilmesi de ancak oybirliğiyle mümkün olur.

Blair’in yerine geçenin de Irak’ta bulunan İngiliz güçlerini geri çekilmeye programladığı aynı şekilde biliniyor. Bu üç ülkenin, Avustralya ve BD de dahil olmak üzere Irak macerasına karşı yükselen bir direniş var, ki bugün buna dünya afyonunun yüzde 90’ını üreten tarlaları gelincik dolu Afganistan macerası da eklendi.

Özgürlükçü ve isyankâr geleneklere sahip bir ülke olan Afganistan’da hiçbir zaman böyle bir olay meydana gelmemişti. Ancak şu an yabancı bir işgal altında. Halkının çoğunluğu, yani yüzde 84’ü sünni Müslüman. BD silahlı kuvvetleri ayrıca NATO’dan müttefikleri her gün orada kadınları ve çocukları öldürüyorlar. Ve bu yeterli değilmiş gibi Bush, Pakistan’ı da yeni bir Taş Devri’ne götürmekle tehdit etti. İran ordusuna yakından bağlı milyonlarca insanı, yani Devrim Muhafızları’nı terörist ilan etti. Aynı zamanda, terörizme karşı savaşmak için aynı bahaneyle işgal altında tutulan Irak hükümetinin başbakanına da fena halde baskı yapıyor.

Onyıllar boyunca BD’nin, Latin Amerika için BD işkence akademilerinde yetiştirmiş olduğu baskıcı hükümetlerin acımasız misyonları ve imparatorluğun tüketim pazarlarınca beslenen uyuşturucuların rolü üzerinde her insanı düşündürmek zorundayız. Bu da Dabılyu’nun APEC’de önerdiği demokrasi modelidir. Bunların tümü BD markalı ve patentlidir…

Myanmar halkı da Küba halkına yapıldığı gibi cezalandırılmak isteniyor. Çokuluslu şirketler için artıdeğer üretebilme kapasitesine sahip yetenekli kişilerin, yani hemşirelerin, doktorların, mühendislerin Birleşik Devlet-ler’de oturma hakkı elde edebilmeleri için niçin bir anlaşma yasası çıkarılmıyor? Bu yazı uzadıkça uzuyor, artık bir sonuca bağlamam gerekiyor.

Ülkemizde her bir kurum ya da önemli olay, yaşamın üzerine 1,5,10, hatta 50 ve üzeri yıl ekliyor. Cayo Loco Deniz Üssü Karargahı denizcilerinin ayaklanışının 50. yıldönümüne 2 gün kala yapılacak anma töreni için, Kübalıların bu onurunu paylaşma fırsatı bulacağım. Bu ayaklanma 26 Temmuz Hareketi’nin işiydi. Ayrıca Joven Club de Computaciön de 20. kuruluş yıldönümünü cumartesi günü kutlayacak. Onların tümüne en içten kutlamalarımı sunuyorum.

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 7 Eylül 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f070907e.html )

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 16/09/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri EMPERYAL POLİTİKALARA BOYUN EĞME

Tüm Birleşik Devletler başkanları ve bu görevi çok arzulayanlar arasında tek bir kişiyi tanıdım ben: Dini ve ahlaki nedenlerden ötürü Küba’ya karşı hain terör planlarına suç ortaklığı yapmayan James Carter. Öte yandan BD’nin, Kübalı yöneticilere yönelik suikast girişimlerini yasaklayan başka bir başkan olduğu varsayılır. Watergate skandalının ardından Nixon’ın yerine geçen Gerald Ford’dan bahsediyorum. Göreve kurallara aykırı bir şekilde gelişiyle sembolik başkan olarak adlandırılabilir. Küba karşıtı terörizme hiçbir şekilde karşı çıkmayan, daha ziyade buna imkan veren, ünlü başkan Eisenhower’a da minnettar olmalıyız, yani en azından endüstriyel-askeri düzen saptaması için!.. Zira bugün önüne geçilemeyen doymak bilmez açgözlülüğüyle insan türünü yeni bir krizin içine sürükleyen bir motor inşa etti. (…)

Bir gün Che ile golf oynamaya gitmiştik. O, boş zamanlarında biraz da para kazanmak için golf sopalarını taşırken, bense bu pahalı spor hakkında en ufak bir şey bilmiyordum. O sırada BD hükümeti, bizim, devrimden sonra onayladığımız tarım reformu yasasının ardından Küba’nın şeker kotasının yeniden düzenlenmesi ve ertelenmesi kararı almıştı. Bizim golf karşılaşması da yazılı basındaydı. Asıl amaçsa, Eisenhower’ın bizimle alay etmesiydi. BD’de, başkanlık seçimlerinde çok az bir oy alabilir ve başkan olabilirsiniz. Bush’un yaptığı da budur. Seçimlerdeki oyların çoğunluğuna güvenip başkanlığı kaybetmek de Gore’un başına gelendir. Buradan da çıkan sonuç şudur: Verilen başkanlık oylarının sayısıyla herkes Florida eyaletini ele geçirmek için can atar hale geldi. Bu durumda Bush’un seçim hilelerine ihtiyaç vardı. Ve Florida’nın Batistacı ilk Kübalı göçmenleri de bu iş için çok uygundular. Buna Clinton da Demokrat Parti’nin adayları da dahil değil. Küba hava sahasını onlarca defa ihlal eden Hermanos al Rescate uçaklarının verdiği tahribatı bahane bulması yüzünden Helms-Burton yasası, vermiş olduğu destekle onaylandı. Havana üzerindeki uçuşları önleme emri haftalar önce Küba Hava Kuvvetleri’ne verilmişti.

Daha yakın tarihli bir olayı, 19 Ocak 1996’da Kongre delegesi Bill Richardson’ın Küba’yı ziyaretini sizlere anlatmam gerek. Artık alışmış olduğumuz üzere karşı-devrimci mahkûmların serbest bırakılmasına ilişkin talepleri tekrarladı. Biz zaten böyle taleplerden ne kadar yorulduğumuzu ona anlatmaya çalışırken, art arda gelen Hermanos al Rescate uçuşlarından, ayrıca ablukayla ilgili verilip de tutulmayan sözlerden bahsettim ona. Richardson kısa bir süre sonra 10 Şubat’ta geri döndü ve içten üslubuyla az çok hatırladığı kadarını bana şöyle anlattı: “Bir daha böyle bir şey olmayacak, başkan uçuşların durdurulması emrini verdi.”

O günlerde, bir BD başkanının verdiği emirlerin yerine getirileceğini sanıyordum. Cevap verildikten birkaç gün sonra 24 Şubat’ta uçaklar düşürüldü. The New Yorker dergisi Richardsonla bu toplantı hakkında konuşup konuyla ilgili ayrıntılara yer verdi.

Clinton’ın uçuşların durdurulması emrini verdiği fakat hiç kimsenin onu umursamadığı kesin bir gerçektir. Yine bir seçim yılıydı ve herkesin desteğiyle yasalara aykırı bu yasayı onaylatmak için bu bahaneden yararlandı.

1994’te patlak veren göç krizinin hemen ardından Carter’ın bir çözüm arayışına girmek isteyeceğini sanıyorduk. Clinton bunu kabul etmedi ve Meksika devlet başkanı Salinas de Gortari’yi çağırdı. Küba ise onun seçim zaferini tanıyacak son ülkeydi. Meksika’nın yeni devlet başkanı olarak yönetimi alması için onunla irtibata geçti.

Salinas, başkan Clinton’ın tatmin edici bir sonuç arayacağına ilişkin kararını telefonla bana bildirdi, ki sıra kendisine gelince bu arayışında ondan işbirliği yapmayı rica etti. Böylece en baştaki anlaşmalarına varmış oldular. Clinton’la söz konusu anlaşma, ekonomik ablukaya da son verme düşüncesini içeriyordu. Güvendiğimiz tek şahit ise Salinas’tı. Clinton bu noktada Carter’ı saf dışı bıraktı. Küba kimin arabulucu olduğuna karar veremiyordu. Salinas bu olayı tüm dürüstlüğüyle anlatıyor. Arzu edenler bunu ilgili metinlerden de okuyabilirler.

Birçok devlet başkanının katıldığı bir BM toplantısında tesadüfen karşılaştığımız Clinton bana çok canayakın ve dostça davranmıştı. Aynı zamanda Washington’ın görevlendirdiği federal ajanlarca kaçırılan Kübalı çocuğu fidyecilerin elinden kurtarırken, yasalara bağlı kalacak kadar da zeki bir insandı kendisi.

Şimdiki adaylar Florida macerasıyla çok yakından ilgileniyorlar: Clinton’ın varisi Hillary; Afrika kökenli popüler aday Obama ve şu ana kadar her iki partiden aday gösterilen farklı farklı 16 aday (Cumhuriyetçi kongre delegesi Ronald Ernest Paul ve Alaska’nın eski Demokrat senatörü Maurice Robert Gravel hariç).

Carter’ın, Beyaz Saray’a giden adaylık günlerinden bahsettiğini bilmem. Hangi konumda olursa olsun kesin olan şu ki; seçilmesinin Panama halkını bir katliamdan kurtaracağını öngörmekte haklıydım ve bunu böylece Torrijos’a söylemiştim. O da Küba’da Faiz Ofisi kurdu ve denizciliğin yasal sınırlamalarıyla ilgili bir anlaşma sağladı. Zamanın koşulları daha da uzağa gitmesine imkan sağladı ve kanaatimce imparatorluğun çeşitli maceraları için gemiye bindi. Bugün, görünüşe bakılırsa geri dönüşsüz kesilen bir biletin Hillary’i başkan Omaba’yı da başkan yardımcısı yapabileceğinden bahsediyoruz.

Her ikisi de “Küba’da demokratik bir hükümet” talebini kutsal görev olarak hissediyorlar. Politika yapmıyorlar, bir pazar günü öğleden sonrasında iskambil oynuyorlar. Sağlam kaynaklarca Gore istenmediği sürece bu durumun kaçınılmaz olacağı doğrulandı. Bunu yapacağını sanmıyorum, çünkü o eğer bu yolda devam ederse insanlığı bekleyen felaketi herkesten çok daha iyi biliyor. Adayken elbette “demokratik bir Küba” arzu etmekle hata işledi. Bu kadar hikaye ve nostalji yeter! Tüm bunlar sadece Küba halkının bilincini geliştirmek için yazılıyor.

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 27 Ağustos 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f270807e.html )

( Birgün Gazetesi Ön Bahçemiz Sayfası 23/09/2007 çeviri: Gülşah Pilpil )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri İmparatorluk ve Yalanları

Küba’ya yönelik abluka ve terör eylemlerindeki rolü, ABD’nin gizli belgelerinin açıklanmasıyla yıllar sonra ortaya çıkan, ancak hakkındaki tüm bilgiler utanmazca yok edilen Küba- Amerikan Derneği’ni kuran kişi Reagan’dı. Bu belgeler daha önce gün ışığına çıksaydı, bizim durumumuz bundan farklı olmazdı.

30 Mart 1981’de Reagan’ın bir suikast girişimi sırasında düşük kalibreli bir silahla vurulmasının ardından, olayı kınayan bir mesaj gönderdik. 22 kalibrelik silahtan çıkan kurşun, ciğerlerinden birine girerek Reagan’ın hayatının tehlikeye girmesine neden oldu. Mesaj, kesin bilgilerin gelmesinin ardından o dönemki Dışişleri Bakanımız Isidoro Malmierca’nın Havana’daki ABD Çıkarları Ofisi’nin eski başkanı Wayne Smith’le yapılan sohbeti de içeriyordu.

Bu ikili sohbetten bazı bölümler ve alıntılar şöyle.

“Isidoro Malmierca: Sizi buraya Bakan Fidel Castro’nun ricası üzerine çağırdık. Kendisi, benden müdürünüz Joaquin Mas aracılığıyla Başkan Reagan’a düzenlenen suikastla ilgili olarak bize sağladığınız bilgiler hakkında size teşekkür etmemi istedi. Fidel Castro adına bu olaydan duyduğumuz üzüntüyü ve Başkan Reagan’ın bir an önce iyileşmesi için içten dileklerimizi iletmek istiyoruz.

Wayne Smith: Çok teşekkürler.

I.M.: Başkana uygulanan tedavi hakkında bilgi alıyoruz. İlk olarak, saldırının sonuçlarının bu kadar ciddi olmayacağı yönünde size de bilgi gelmişti, ancak durum kötüye gitti ve kendisi ameliyata girecek.

W.S.: Evet, ameliyatının tamamlanmış olduğunu düşünüyorduk, ama radyoda ameliyatın şimdi başlayacağı söyleniyor. Yaklaşık bir saat içinde tamamlanır muhtemelen. Üç saatlik bir ameliyat özellikle 70 yaşında biri için hiç kolay bir şey değil. Tehlike olmadığını söylüyorlar. Benim yorumum şu anda bir tehlike olmadığı, ancak 70 yaşında biri için 3 saatlik ameliyat ciddi bir şey. Durumunun ciddi olmadığını söylüyorlar, biz de her şeyin iyiye gideceğini umuyoruz. İyi dilekleriniz, ilginiz ve Başkan Fidel Castro’nun mesajı için teşekkür ederiz.

I.M.: Washington’da, Bay Frechette de Küba Çıkarları Ofisi üzerinden bize durumla ilgili bilgi verdi. Sizin de bu konuda bilgi aldığınızı öğrendik. Başkan Fidel Castro da, Başkan Reagan’ın bir an önce saldırının etkilerini atlatmasına yönelik içten dileklerimizi ifade etmem için sizinle görüşmem konusunda benden kişisel olarak yeniden ricada bulundu.

W.S.: Çok teşekkürler. Tanrım! Bu zor bir durum. Başkan Kennedy Dallas’ta suikasta uğramıştı, Reagan’a yönelik suikast girişiminin sorumlusunun da Dallas’tan olabileceğini düşünüyoruz. Şu anda Colorado’da yaşıyor, ancak Dallas’tan gelmiş. Bilemiyorum…

I.M.: Bazı yerlerde, sorumlunun Denver’a 30 kilometre mesafedeki bir bölgede doğduğunu okudum.

W.S.: Bilmiyorum. Buradaki Çıkarlar Ofisi’nden bir danışmanım bu kişinin kendisiyle aynı okulda okuduğunu radyodan duyduğunu söyledi. Bilmiyorum, birkaç yıl Dallas’ta yaşamış olabilir. İnsanların Dallas’ta yaşadığı ortamın nasıl olduğunu bilmiyorum.

I.M.: Bu kişilerin, babaları petrol işinde olan üç kardeş olduğu söyleniyor.

W.S.: Evet öyle. Kendisi 22 yaşında ve Yale Üniversitesi’nde okumuş, ancak son dönemde okulu bırakmış. Başarısızlığa uğramış bir genç olarak kendini kötü hissetmiş ve kızgınlıkla hareket etmiş olabilir. Doğruyu söylemek gerekirse, bu çocuğun siyasi amaçlara sahip Porto Rikolu biri olmamasından memnunum.

I.M.: Olayın arkasındaki siyasi amaçlarla ilgili söylentileri mi kastediyorsunuz?

W.S.: Evet, bu olay şüphesiz ki siyasi yorumlara yol açabilir. Colorado, Teksas’tan beyaz biri bu konuda siyasi yorumların ortaya çıkmasına neden olmaz.

I.M.: Bazı polis raporları, suikastı tek başına düzenlediğini ve hiçbir grupla bağlantısı olmadığını belirtiyor…

W.S.: Evet, bu akli dengesi yerinde olmayan ve bağnaz biri olmalı. Başkana çok yaklaştı… Hemen yakalandı. Silahını çıkardı ve ateşledi.

I.M.: Brady öldü mü?

W.S.: Hayır.

I.M.: Öldüğü söyleniyor.

W.S.: Evet, bu yönde raporlar var. Fakat son haberlere göre kendisi ölmedi ama durumu çok ağır. Sanırım 45 kalibrelik bir silah öldürücü olabilir, ama 22 kalibrelik bir silah insana yaşamak için bir şans veriyor… Büyük ihtimalle başından vuruldu. Haberler iyi değil ve fazla umut yok.

I.M.: Kafasına bir kurşun yemiş. Kalibresi ne olursa olsun, ciddi bir durum bu.”

W.S.: Brady’nin durumu ciddi. Yaşabilir ama bitkisel hayatta kalır.

I.M.: Böyle talihsiz bir olay yüzünden bir araya gelmemiz çok üzücü.

W.S.: İyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Görüşmemizi derhal hükümete bildireceğim. Lütfen Devlet Başkanı Fidel Castro’ya selamlarımı iletin.”

Hiç yoruma gerek yok. Malmierca’nın toplantıdan hemen sonra yazdığı not kendini anlatıyor. Wayne Smith bugün Küba’ya uygulanan ablukanın ve saldırıların en güçlü karşıtlarından biri.

Ancak, Eisenhower günlerinden beri beni fiziksel olarak yüzlerce komplo hazırlayan bir ülkenin devlet başkanına karşı tutumumuzun tek örneği bundan ibaret değil.

1984 yazında BM’de Kübalı temsilcilerin güvenliğinden sorumlu bir ajana iletilen çok gizli bir raporda, Kuzey Carolina’dan aşırı sağcı bir grubun devlet başkanı Ronald Reagan’a suikast girişiminde bulunacağı bildiriliyordu. Raporu alır almaz ABD’li yetkilileri bilgilendirdik. Yetkilimiz, BM’deki Kübalı delegasyonu korumak için irtibat kurduğumuz, ABD’nin BM’deki heyetinin güvenlik ekibinin başkanı Robert C. Muller aracılığıyla bilgiyi iletmemizi önerdi.

Suikastın, Reagan’ın yeniden seçilmek amacıyla yürüttüğü kampanyanın bir parçası olarak Kuzey Carolina’yı ziyaret edeceği tarihte gerçekleştirilmesi planlanıyordu.

Bütün bilgiler elimizdeydi. Komploda yer alan kişilerin adlarını, suikastın gerçekleşeceği gün, saat ve yeri, teröristlerin elindeki silahların tipi ve nerede saklandıklarını biliyorduk. Bunun yanı sıra, komployu hazırlayanların nerede toplandığını biliyorduk. Bu toplantılarda neler konuşulduğu hakkında da az çok bilgimiz vardı.

Bu bilgiler, Küba misyonundan iki sokak ötedeki 3’üncü Cadde üzerindeki 37 numaralı binada yapılan bir toplantıda Muller’a verildi.
Ona bütün bilgileri, adı geçen kişiler, yer, saat, kullanılacak silahların tipi gibi bütün detaylarla birlikte sunduk.

Sohbetin sonunda yetkilimiz, Muller’a, Küba hükümetinden durumu acil olarak bildirmek üzere talimat aldığını ve kendisini güvenlik konusunda uzman olduğunu için seçtiğimizi ifade etti.

Muller, hiçbir hata yapmadığından ve bütün önemli bilgileri yazdığından emin olmak için aldığı notları yüksek sesle okudu.

Bilginin kaynağını sordu ve kendisine güvenilir bir kaynak olduğu bildirildi. Muller, Gizli Servis’in Kübalı yetkililerle görüşmesi gerekeceğini söyledi. Kendisine bunun sorun olmadığı söylendi.

Aynı gün öğleden sonra saat 4:30 civarında Gizli Servis ajanları Kübalı temsilcilerle bir araya geldi.

Toplantı, Manhattan merkezinde 3’üncü Cadde ve 2’nci Cadde arasında yer alan 92 numaralı Ruppert Towers binasının 34’üncü katındaki 34-F numaralı dairede gerçekleşti.

Gelen ajanlar, takım elbiseli, kısa saçlı iki genç beyaz adamdı. İstedikleri, yanlarında getirdikleri notta görüldüğü şekilde Muller’ın kendilerine bildirdiği bilgileri doğrulamaktı. Notun içeriği okunduğunda, kendilerine eksik bilgi olmadığı bildirildi.

Gizli Servis ajanları, bilgiyi kimden aldığımızı ve nasıl elimize geçtiğini öğrenmek istedi. Muller’a verilen cevabın aynısı ajanlara verildi. Ayrıca daha ayrıntılı bilgi verip veremeyeceğimizi sordular ve kendilerine, yeni bir bilgiye ulaşılması durumunda derhal haberdar edilecekleri söylendi.

Ajanlar kartvizitlerini bıraktılar ve ek bilgi alınması durumunda, Muller’ın aracı edilmesine gerek olmadığını söyleyerek doğrudan kendileriyle temas kurulmasını istediler.

Bu toplantıyı takip eden ilk Pazartesi günü, FBI’nin Kuzey Carolina’da, başkanlık seçimi kampanyası için eyaleti ziyaret eden Devlet Başkanı Reagan’a karşı suikast planı hazırlanmasıyla ilgili bazı suçlamalarla bir grup insanı gözaltına aldığı haberi geldi.

Tutuklamalardan dört veya beş gün sonra, hafta sonu, Muller Küba misyonunu arayarak Kübalı yetkiliyi yemeğe davet etti. BM delegelerinin dinlenme salonunda yemek yediler. Muller ilk yaptığı şey, ABD’nin Küba hükümetine sağlanan bilgilerden ötürü şükranlarını bildirmek oldu ve komploya karışanlara karşı bir operasyon düzenlediğini doğruladı. Kübalı bir anti-terörist aktivist, bir ABD başkanının hayatını kurtarmıştı!

ABD basınında Reagan tarafından, göreve başladığı günden itibaren başkanlığı Baba Bush’a devredene kadar tuttuğu 700 sayfalık bir günlükten bahsediyor. Reagan günlüğünde hükümetinin Küba’ya karşı saldırgan davranmadığını öne sürüyor.

Ancak, Alexander Haig’in altında zamanın İçişleri Müsteşarı olan Robert Farlane anılarında, 1959’dan beri Fidel Castro’yla uğraşan bütün hükümetler arasında Küba’nın komünist rejimiyle en az görüşme gerçekleştiren Reagan hükümeti olmuştu.

Belki de Reagan, 1981’de suikasta uğramasına ramak kalmışken onu tehlikeden kurtarmamıza minnettar kalmıştı ve bu minnetini Robert C. Muller aracılığıyla iletmişti.

Reagan Küba’yla ilk göçmen anlaşmasını imzalamıştı ama kendi çevresinin dışına çıkamadı. Çünkü, ondan daha sağda duran ve onu fiziksel olarak ortadan kaldıracak olanlar vardı; tıpkı korkunç bir termonükleer savaş riskiyle karşı karşıya kalan Kennedy’ye yaptıkları gibi. Reagan seçilmek için seçimlerin yapıldığı yıl Küba’ya karşı politikasını değiştirmedi, göçmen anlaşmasıyla 20 yıllık vize verilmesi uygulamasını pratiğe dökmedi ve yılda 1000’den daha az vize verdi ve Küba’da pek çok kişinin hayatına mal olan Küba Uyum Anlaşması’nı yürürlükten kaldırmadı.

11 Eylül 2001’de komşumuzda gerçek bir kaos yaşandı. Uzun bir süre uçakların havaalanlarına inişi yasaklandı. Sayısız yolcu uçağı o sırada havadaydı. Bu ABD’deki medyanın yaydığı haberdi. New York’ta, aralarında İkiz Kuleler’de çalışanların, itfaiyecilerin ve ziyaretçilerin bulunduğu binlerce kurban olduğu bildiriliyordu. Ayrıca Pentagon’a çarpan bir yolcu uçağından da söz ediliyordu. ABD’ye gerekirse düzenli kan bağışı yapanlardan temiz kan sağlamayı teklif ettik. Kan bağışları uzun süre Devrim’in geleneği olarak süregelmişti.

Bu olaylar 3 bin 599 gencin yüksek öğrenime başlayacağı ve ilkokul öğretmeni olmak için yeni ve denenmiş yöntemlerle tanışacakları Salvador Allende Okulu’nun yeniden açılma etkinliği için saat 18:00’de yaklaşık 15 bin yüksek öğrenim öğrencisi ve üniversite mezununu bir araya topladığımız günde gerçekleşti.

Üzücü olay altı yıl önce oldu. Bugün halkın kasıtlı şekilde yanlış bilgilendirildiğini biliyoruz. Yüksek katları çok uluslu şirketlerin kenarına inşa edilmiş bu kulelerin zemininde yaklaşık 200 ton altın külçeleri durduğuna dair o günkü konuşmaları hatırlatmayacağım. Enkazdan altın çalmaya kalkışanlar hakkında vurma emri verildiği açıklandı. Çelik yapılar, uçağın etkileri, kara kutulara dair hesaplamalar yapıldı ve buldukları şey matematikçilerin, sismologların, bilgi ve tahrip uzmanlarının ve diğerlerinin fikirleriyle uyuşmadı. En şaşırtıcı olan bizim gerçekte ne olduğunu asla öğrenemeyeceğimiz iddiası. Fakat New Jersey’den San Francisco’ya giden çok sayıda insanın uçaklar mürettebattan olmayan kişilerin kontrolü altındayken akrabalarıyla konuştukları biliniyor.

Yoğun nüfuslu şehirlerde kazara gerçekleşen uçak kazalarının ardından kulelere karşı yapılan saldırılardakine benzer uçakların incelenmesi hiçbir uçağın Pentagon’a çarpmadığını ve iddia edilen uçağın oluşturduğu geometrik olarak yuvarlak olan deliği sadece bir roketin yapabileceği sonucuna varıyor. Orada ölen hiçbir yolcu ortaya çıkmadı. Dünyada hiç kimse Pentagon binasına yapılan saldırı hakkındaki haberleri sorgulamadı. Gezegende geri kalan insanlar olarak kandırıldık.

Ciudad Deportiva spor kompleksinde 11 Eylül’de yaptığım konuşmada Amerika Birleşik Devletleri’ni vuran trajedi hakkında konuştum.

Kısaltmak için konuşmadan bölümleri tekrarlıyorum.

(…) Töreni ertelemeyi bile düşünmedik. Bu tür olaylarda yaratılan uluslararası gerilime rağmen iptal edilemezdi. Neredeyse herkesin onlar hakkında bilgi sahibi olduğunu tahmin edebiliyordum; fakat kısaca özetlersek yaklaşık olarak bu sabah saat 09:00’da bir Boeing uçağı, dünyadaki en yüksek binalardan biri olan ünlü iki New York kulesine çarptı. Doğal olarak kule böyle büyük bir uçaktan gelen yakıtla tutuştu ve korkunç görüntüler başladı. Ve daha sonra, 18 dakika sonra başka bir uçak yine bir ABD uçağı ikinci kuleye çarptı.

Birkaç dakika sonra başka bir uçak Pentagon’a çarptı. Haberler tam bir karmaşanın ortasında Dışişleri Bakanlığı’nın önündeki bir bombanın ve en önemlisinden bahsettiğim halde diğer dehşet verici olayların haberleri geldi.

Açık ki ülke beklenmedik, düşünülemez, hiç duyulmamış şiddetli bir ani saldırının kurbanı oldu. Ve takip eden olaylar özellikle ikiz kuleler yanarken ve her ikisi de yıkılırken, yüz katın hepsi yan binalara doğru düşerken, on binlerce insanın orada, çeşitli ülkelerden birçok şirketi temsil eden ofislerde çalışıyor olduğu biliniyorken korkutucuydu.

Bunun Amerika Birleşik Devletleri ve dünyanın geri kalanı için bir şok olduğu kesindi. ABD’nin politik, ekonomik ve teknolojik önemi ve gücü nedeniyle borsa çökmeye başladı, bütün dünya bugün bu haberlerle sarsıldı. Bu yüzden gün boyunca olayları takip etmek zorundayız ancak aynı zamanda bu törenin gerçekleşeceği şartları ve durumları düşünmeye devam etmek zorundayız.

Sonuç olarak iki konu vardı: okul ve sunacağı çok önemli ders ve orada özellikle New York’ta gerçekleşen siyasi ve insani felaket.

(…) Bugün ABD için trajedi günüdür. Amerikan halkına karşı olan nefretin burada asla yayılmadığını çok iyi biliyorsunuz. Belki de tam olarak kültürü, ön yargının olmaması, tam özgürlük fikri -bir anavatanla ve efendisiz- nedeniyle Küba Amerikalıların en çok saygıyla karşılandıkları ülke. Asla hiçbir şekilde ulusal bir nefret ya da fanatizme benzer bir şeyi telkin etmedik ve gücümüzün sebebi bu çünkü yönetimimiz ilkelere ve fikirlere dayanıyor. Bizi ziyaret eden bütün Amerikalıları saygıyla karşılıyoruz ve bunu fark ediyorlar ve kendileri söylüyorlar.

Dahası o soykırım savaşına çok kuvvetli bir karşıtlıkla Vietnam Savaşı’na son veren Amerikan halkını unutamayız. Elian Gonzalez’in vatanına dönmesini -nüfusun yüzde 80’ne varan oranda- destekleyen Amerikan halkını unutamayız. Sık sık yalanlarla zayıflatılmaya çalışılsa da onların idealizmini unutamayız çünkü -sık sık söylediğimiz gibi- Amerikalıları haksız bir nedeni, haksız bir savaşı desteklemek üzere kandırmak için ilk önce onların kandırılması gerekiyor. Uluslararası politikada büyük ülke tarafından kullanılan klasik yöntem daha sonra onların desteğini almak için ilk önce halkı kandırmak. Diğeri olduğunda ve insanlar bir şeyin haksız olduğunu anladıklarında geleneksel idealizme yaslanarak desteklediklerine karşı çıkıyorlar. Destekledikleri daha çok oldukça haksız nedenler olması onların doğru şeyi yaptığını gösteriyor.

Sonuç olarak kurbanların net sayısını bilmememize fakat acı çekenleri görmemize rağmen Amerikan halkı için büyük keder ve üzüntü duyuyoruz.
Hiçbir hükümeti övmeye ya da bağışlaması ya da yararı için sormaya çalışmayız. Yüreklerimizde de tek bir korku zerresi taşımayız.

Devrimimizin tarihi zorluklara karşı durma, mücadele etme, ne olması gerekiyorsa direnme kapasitesini kanıtladı; bu da bizleri yenilmez kişiler yaptı. Bunlar bizim ilkelerimiz. Devrimimiz zor kullanmaya değil fikirlere ve iknaya yaslanır.

(…) Bu bizim tepkimiz ve halkımızdan görüntüleri görmesini ve trajediyi izlemesini istiyoruz. Duygularımızı açıkça söylemekten kaçınmıyoruz ve burada olaylar öğrenildiğinde ve yaklaşık 15:00’te uluslararası basına duyurulduğunda kaleme alınmış bir açıklamam var. Bu arada televizyon bağlantımız olayların haberlerini yayınlıyor. Bu açıklama bu gece akşam haberleri sırasında Küba halkına okunacak.
Burada ABD’de gerçekleşen olaylar üzerine Küba hükümetinin Resmi Açıklamasını okuyarak zamanı birkaç dakika öne çekiyorum.

“Küba Cumhuriyeti Hükümeti sayısız ölüme neden olan New York ve Washington şehirlerinde sivil ve yetkili yerlere karşı bu sabah gerçekleştirilen şiddetli ani saldırıları keder ve üzüntü içerisinde öğrendi”

(…) “Kırk yıldan fazla süredir ülkemizin ABD toprakları içinde teşvik edilen bu tür eylemlerin hedefi olduğunu unutmak mümkün değil”
“Hem tarihsel nedenler hem de etik prensipler gereği, ülkemizin hükümeti sözü edilen saldırıları şiddetle kınıyor ve bu saldırılardan kaynaklanan acı verici ve kabul edilemez insani kayıpları için Amerikan halkına en içten duygularını iletiyor.

Tüm Amerikalılar için acı verici olan bu zamanda, halkımız Amerikan halkına dayanışma duygularını ve bu ülkedeki sağlık kuruluşları ve diğer insani yardım örgütleriyle ellerindeki mütevazi imkanlar el verdiğince işbirliği yapma arzusunu iletiyor.

Kayıpların 5 bin mi, 10 bin mi, 15 bin mi ya da 20 bin mi olduğu bilinmese de İkiz Kuleler’e ve Pentagon’a çarpan uçakların yüzlerce yolcu taşıdığı biliniyor ve biz gerekiyorsa elimizden geleni yapacağımızı bildirdik.

Bu ülke bilimsel ve tıbbi açıdan büyük gelişkinliğe ve kaynaklara sahip bir ülke; ama bir şekilde belirli bir tip kan, plazma ya da seve seve bağışlayacağımız bir başka ürün veya tıbbi yardım, ilaca gereksinim duyabilir. Birçok hastanenin belirli teknisyenlerden ya da uzmanlardan yoksun olduğunu biliyoruz. Başka bir deyişle, bu trajik olaylarla ilgili olarak her türlü yardıma hazır olduğumuzu dile getiriyoruz.

Küba’ya karşı kullanılan uçak kaçırma olayları artık evrensel bir veba haline geldi ve bu problemi, bir kaç uyarıdan sonra hava korsanlarını ABD’ye geri yollayarak çözen de biz olduk. Kübalı olmaları acı vericiydi ama halktan çok uyarı aldık ve gelmelerinin ardından onları ABD’ye geri yolladık. Halkımızın hassasiyetlerine uygun davrandık ancak ABD bize akrabalarına iletmek üzere en ufak bir bilgi vermedi. Kendilerine ait bir iş yapma tarzları var bunu kimse bilmiyor. Korsanlar 40 yıla mahkum oldular ve bu durum uçak kaçırma olaylarına bir son verdi.

Günümüz dünyasını etkileyen hiçbir sorun şiddete başvurarak çözülemez. Bu tür eylemlere karşı bağışıklık kazandığını söyleyebilecek hiçbir teknolojik ya da askeri güç yok. Çünkü küçük gruplar halinde örgütlenebiliyorlar ve bu onların yakalanmalarını zorlaştırıyor.
ABD hükümetinin tepkisinin ne olabileceğini bilmek çok önemli. Dünya muhtemelen tehlikeli günler yaşıyor olacak, ve bunu Küba’yı düşünerek söylemiyorum. Bizim siyasetimiz, mücadele biçimlerimiz, doktrinimiz, etiğimiz, yoldaşlarımız ve mutlak korkusuzluğumuz sayesinde Küba dünyadaki en huzurlu ülkelerden bir tanesidir.

Hiçbir şey bizi rahatsız edemez, hiçbir şey bizi sindiremez. Küba’ya karşı bir iftirada bulunmak çok zordur, iftirayı uyduran ve patentini elinde bulunduran bile buna inanmayacaktır, bu çok zor olur. Ve Küba bugün dünyada bir şey demektir. Küba’nın dünyada çok yüksek bir ahlaki ve çok sağlam bir politik konumu vardır.

ABD’de gelecek günler gergin olacak. Bir dizi insan yeni fikirler ortaya koyacaklar.

Bu güçlü imparatorluğun liderlerine tavsiyemiz sakin olmaları, sakin kafayla hareket etmeleri, bir neftret ya da kin duygusuna kapılmaktan kaçınmaları ve her yere bombalar yağdırarak insanları avlamaya çalışmaya kalkmamalarıdır.

Dünyadaki terörizm dahil hiçbir sorunun güç kullanarak çözülemeyeceğini tekrar ediyorum, ve her güç kullanımı her düşüncesiz hareket dünyanın problemlerini fazlalaştıracaktır.

Yapılması gereken ne güç kullanımı ne de savaştır. Bunu her zaman dürüst konuşmuş, sağlam kanaatlere sahip olmuş ve Küba’nın içinde geçtiği mücadele yıllarında ayakta kalmış birisi olarak söylüyorum. Sadece akıl ve uzlaşı ve uluslararası kamuoyu yoluyla güçlenme siyaseti bu sorunu kati bir biçimde çözebilir. Bu beklenmedik olay terörizme karşı uluslararası bir gayrete girişmek için kullanılmalıdır. Ancak, terörizme karşı bu uluslararası mücadele tek tek teröristleri yok etmekle, halklara savaş açmakla, onların yöntemlerine benzer yöntemler kullanmakla ve masum insanları kurban etmekle çözülemez. Bu mücadele, başka birçok şeyin yanı sıra, ancak devlet terörüne ve diğer iğrenç öldürme biçimlerine son vermekle, soykırımı bitirmekle, ahlaki ve yasal standartlara saygılı ve barışçıl bir politikayla kazanılabilir. Bir uluslararası barış ve işbirliği yolu örülmedikçe dünya kurtulamaz.

Ayakta kalabileceğimizi, yaşayabileceğimizi, ilerleyebileceğimizi kanıtladık ve bugün gördüğümüz her şey insanlık tarihinde görülmemiş bir ilerlemenin dışavurumudur. İlerleme sadece otomobil üretmekle olmaz; halkların bilincini geliştirmek, bilgi sağlamak, kültürü desteklemek ve insanlara davranılması gerektiği gibi davranmak ilerleme sağlar. Devrimimizin müthiş gücünün sırrı buradadır.

Dünya şiddet içeren yöntemlerle kurtulamaz. Her yerde barış peşinde koşalım ve tüm halkları terörizm vebasından koruyalım. Mesela bugün korkunç bir veba daha var, AIDS. Dünyada 10 milyonlarca çocuğu, genci ve yetişkini öldüren açlık, salgın, sağlık hizmeti ve ilaç yokluğu gibi vebalar var.

Siyasi arenada mutlakıyetçi fikirler ve tüm dünyaya tek bir düşünce şeklini empoze etme çabaları var, bu durum her yerde isyankar davranışları ve öfkeyi besliyor.

Bu adil olmayan ekonomik ve sosyal düzen devam ettikçe, terörizmden bağımsız bir şekilde, dünya kurtulamayacaktır. Bir düzen ki dünyayı felakete sürüklüyor, insanlık her geçen gün daha büyük bir yıkım yaşıyor ve yoksulluğa gömülüyor ve yaşayan 6,2 milyar insan için gidecek başka bir yer bulunmuyor. Bu durum Seattle, Quebec, Washington ve Cenova’da şimdiden tarihe geçmiş kitleler tarafından kanıtlandı.

Dünyanın en güçlü ekonomik ve siyasi liderleri bir araya gelmelerinin neredeyse imkansız olduğunu görüyorlar. Her yerde insanların daha az korkar olduklarını ve ayağa kalktıklarını görüyoruz. Geçenlerde Güney Afrika’nın bir eyaleti olan Durban’daydım ve orada hükümet dışı örgütlerden binlerce insan gördüm. Memnuniyetsizlik tüm dünyada bir yangın gibi yayılıyor.

Küba’nın yöntemleri ve ABD’nin yöntemleri arasında ne kadar büyük bir fark var! Gerçeğe dayanan Devrim ve yalanlara dayanan imparatorluk!

Fidel Castro Ruz

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 11 Eylül 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f110907e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri AZNAR’IN SESSİZLİĞİ

25 Nisan 2003’te Küba devlet televizyonunda yayımlanan bir yuvarlak masa programında, dünya liderlerinin soykırım ve katliam ortağı olan dönemin İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar’ın 13 Nisan 1999’da Yugoslavya’da savaşın başlayıp başlamayacağı belirsizken Bill Clinton ile görüştüğünü ve kendisine şunları söylediğini belirtmiştim:

“Eğer savaştaysak; kazanmak, kısmı bir zaferden daha fazlasını elde etmek için bunu topyekûn bir savaşa çevirelim. Bir ay sürse de, üç ay sürse de savaşı sürdürelim. Neden hâlâ Sırp radyosunu ve televizyonunu bombalamadığımızı anlamıyorum.”

Aznar ve ABD hükümeti sözcüleri bu konuda sessiz kaldılar.

Aşağıda yer alan metin daha önce hiçbir yerde yayınlanmadı. Gelecek düşünceler gerek gizli gerekse kamuoyunun bildiği başka malzemeleri kullanacağım.

[…]

AZNAR: “Açık konuşacağım. Başkan Clinton’a söylediğim gibi, NATO’nun başına gelmemesi gereken bir durum varsa o da şu anda yenilmesidir. Sadece NATO’nun güvenilirliği değil, varlığının kendisi de tehlikeyle karşı karşıya. Eğer bu mesele 30 yıl önce yaşanmış olsaydı, müdahale etmezdik. Avrupa daima etnik temizliklere, azınlık ve çoğunluklar arasındaki karşı karşıya gelişlere, dini çatışmalara sahne oldu.

Bugün böylesi bir duruma tahammül edilemez. Siyasi açıdan bakıldığında, daha önce söylediğimiz nedenden ötürü Kosova’nın bağımsızlığından yana olmamız söz konusu olamaz.”

Aznar, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’tan bahsederek şöyle demişti: “Onunla yarın Brüksel’de görüşeceğim. Chirac’la iyi vakit geçirmek istediğimde, ona ‘Bu Amerikalılar da gerçekten korkunç’ diye başlarım söze. Üç hafta önce kendisiyle Elysium’da akşam yemeği yedik. Sizin aranızda ne geçtiğini bilmiyorum ama senin hakkında berbat şeyler söyledi. Söylediklerinin yerinde olduğunu fakat bunları tartışmak için orada olmadığımı söyledim.

Bence savaşı kazanmak için Belgrad hükümetiyle halk arasındaki iletişim hatlarının kesilmesi gerekiyor. Sırpların bütün iletişim hatları; radyosu, televizyonu ve telefonları kesilmeli. Bunun yanında, enformasyon politikasını yeniden inşa etmeliyiz. NATO’nun enformasyon politikası felaket. İnsanlara, savaşa girmiş değil de maceraya çıkmışız gibi bir izlenim veriyoruz. Gerçek anlamıyla iletişim boşlukları var. Gidebildiğimiz yere kadar gitmeli, bütün iletişi hatlarını ve sağlayıcılarını kesmeliyiz.

İtalya ve Yunanistan’a dikkat etmemiz gerek. İtalya’da hava trafiği ve turizm olumsuz yönde etkileniyor. D’Alema verili durumda iyi iş çıkarıyor. Onun kolay çözümlere ulaşmasına engel olmalıyız.

İnsancıl yardım çabaları başlatmamız gerek. Vatandaşlarımız, bombalamaların yanında insancıl çalışmalarımızın etkisini görmeli.

Şu anda pozisyon değiştirmek saçma olur. Dün Annan’la konuştum. Meseleye ilişkin kesin bir tutum aldığını gözlemledim. Bunu kendisine açıkladım. Esnek olabiliriz fakat insanlara NATO’nun geri çekildiği izlenimini vermemeliyiz.

NATO’nun bu gücü sürdürüp sürdürmeyeceği konusunda esnek tutum alabiliriz fakat kendimizi Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (OSCE) gözlemcilerinin geri dönüşüyle tatmin edemeyiz. Şeffaflığın yanında, bir garantimiz de olmalı.

(Sırp Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’ten bahsederek) Onun içerden devrilip devrilmeyeceğini görmemiz için bu stratejiyi uygulamaya devam etmeliyiz.

Eğer generallerinden bazıları Lahey Adalet Divanı’nda yargılanmaktan korkarlarsa işbirliği yapabilirler. Miloseviç muhtemelen şansını deneyecek ve anlaşmaya varacaktır. Onun gücünü arttıracak değil azaltacak bir anlaşmayı zorlamalıyız.

Kara harekâtı meselesine el atmamız bile gereksiz.

Herkes planların henüz tamamlanmış olduğunu biliyor; başka türlüsü de saçma olurdu. Eğer mevcut stratejimiz işe yaramazsa, başka seçeneklere başvurmamız gerekir. Bu durumu masaya yatırmalıyız. Eğer yaptığımız hiçbir şey bir sonuca varmazsa, önümüzdeki aylarda müdahale etmek zorunda kalırız. Ancak, yaptıklarımız Kosova’yla sınırlı olmaz. Aksine, Bosna ve hatta Macaristan dâhil olmak üzere Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin diğer alanlarını da kapsar. Macaristan Devlet Başkanı genç ve zeki bir lider. Bana Miloşeviç koltuğundan edilmeden, Kosova ikiye ayrılıp Bosna Hersek’in birleşik bir Sırp Cumhuriyeti, Hırvatistan ve bağımsız bir Müslüman ülkesi şeklinde parçalara ayrılması için gereken politika yeniden formüle edilmeden asla başarılı olamayacağımızı söylemişti. Onunla aynı fikirde değilim fakat bu fikrin bölgede yer alan ülkelerde destek topladığına inanıyorum. Sırplar ve Arnavutlar için tekrar birlikte yaşamaya başlamak çok zor olacak! Şuanda yaptıklarımızı sürdürmeliyiz fakat Bosna’ya gireli yıllar oldu ve ne zaman çıkabileceğimizi bilmiyoruz. Arnavutlar konfederasyon düşüncesini kabul edebilir ama Miloşeviç iktidarda olduğu sürece bu mümkün olmaz.

Eğer medeniyetlerinin doğumunu sembolize eden bölgelerde bir Sırbistan varlığının garantisi olmazsa, kabul etmeyeceklerdir. Yerli toprağın kaydedildiği ve ‘özgürleştirilmesi’ gerektiği düşüncesi doğacaktır.

Önceliğimiz savaşı kazanmak; ondan sonra ne olacağını göreceğiz.”
[.] Aznar’a 13 Nisan 1999’da Başkan Clinton’a Sırp radyosunu ve televizyonunu bombalamayı salık verdiğinin doğru olup olmadığını soruyorum.

Fidel Castro Ruz 29 Eylül 2007, 8.36

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 02 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f290907e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri İMPARATORLUĞUN YASADIŞI SAVAŞLARI

ABD ve NATO’daki müttefikleri Kosova’ya savaş açtığında, Küba vakit kaybetmeden Granma gazetesinin 26 Mart 1999’daki sayısının ilk sayfasında bu konudaki duruşunu açıklamıştı. Dışişleri Bakanlığı açıklamasının başlığı, “Küba Yugoslavya’ya karşı NATO’nun gayri meşru saldırısına son verilmesini talep ediyor”du.

Açıklamadan önemli bölümler şöyleydi:

“Kosova’yla ilgili çok sayıda acı ve büyük oranda manipüle edilmiş siyasi olayların, büyük çaplı silahlı çatışmaların ve karmaşık ve kapalı tartışmaların ardından, NATO sonunda açıkladığı gibi halkı İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı Avrupa’da en kahramanca savaşı veren Yugoslavya Federasyonu’na yönelik şiddetli saldırısını başlattı.

Yugoslavya hükümetinin cezalandırılması olarak görülen bu saldırı, BM Güvenlik Konseyi’nin saf dışı bırakılmasıyla gerçekleştirildi.

NATO’nun başlattığı savaş, insanlığın dünya jandarmalığına soyunan, askeri ve siyasi müttefiklerini en akıl almaz eylemlerde peşinden sürükleyen savaş kışkırtıcısı İmparatorluğun başında olduğu saldırgan bir tek kutuplu sisteme yönelik korkularını yeniden canlandırdı. Benzer bir süreç, bu yüzyılın ilk yarısında Avrupa’ya yıkım, ölüm ve acı getiren, ABD ekonomik, siyasi ve askeri gücünü arttırırken Avrupa’yı bölen ve zayıflatan askeri blokların kurulmasıyla yaşanmıştı.

Güç kullanımının, dahası gücün kötüye kullanımının dünyadaki sorunları çözüp çözmeyeceğini, bugün kültürlü ve gelişmiş Avrupa’daki küçük bir ülkede füze ve bombalar nedeniyle ölen masum insanların haklarını koruyup koruyamayacağını düşünmek gerekiyor.

Küba Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ABD öncülüğündeki NATO kuvvetlerinin Yugoslavya’ya yönelik bu saldırısını şiddetle kınamaktadır.

Yugoslavya halkının acı çektiği şu anda, Küba uluslararası toplumu Yugoslavya’ya yönelik haksız saldırının sona erdirilmesi, daha çok masum kişinin ölümüne engel olunması ve ülkenin sadece Yugoslavya halkının bağımsız ve özgür iradesine dayanan iç sorunların çözümüne ilişkin tartışmalarda barışçıl bir yol almasına izin verilmesi için harekete geçmeye çağırıyor.

Çözümün zorla dayatılmasına yönelik bu saçma saldırı, hiçbir medeni düşünceyle ve uluslararası yasalardaki ilkelerle çelişmektedir. […] Bu yolda devam edilmesi halinde, bunun Avrupa ve tüm insanlık için beklenmedik sonuçları olabilir.

Bu olaylar nedeniyle, önceki gün Havana’daki Yugoslavya Büyükelçisi ve Belgrad’daki büyükelçimiz aracılığıyla Devlet Başkanı Miloseviç’e bir mesaj gönderdim.

“Bu mesajı Başkan Miloseviç’e iletmenizi rica ediyorum:

Gelişmeleri ve yaşanan tehlikeli çatışmanın kökenlerini dikkatli bir şekilde inceledikten sonra, Sırp halkına yönelik çok büyük bir suç işlendiğini düşünüyoruz. Sırp halkı Nazilere karşı olduğu gibi kahramanca direnebilirlerse, saldırganlar ayrıca telafi edemeyecekleri büyük bir hata da yapmış olacaklar.

Avrupa’nın göbeğindeki bu acımasız ve haksız saldırıların durmaması halinde, dünyanın tepkisi Vietnam Savaşı’nda olduğundan çok daha büyük ve hızlı olacak.

Bu sefer yakın tarihte yaşananlardan farklı olarak büyük güçler bu davranışın uluslararası ilişkiler açısından kabul edilemez olduğunun farkında.

Kendisiyle kişisel bir ilişkim olmamasına karşın, bugünkü dünya sorunları konusunda birçok defa arabuluculuk yaptım. Sanırım bir tarih bilincim, küçük bir ülkenin bir süper güce karşı mücadelesi konusunda taktik ve stratejilerle ilgili bilgim var ve adaletsizliğe karşı derin bir nefret duyuyorum. Bu nedenle Miloseviç’e üç kelimelik bir düşünceyi aktarmayı sorumluluk olarak gördüm:

Diren, diren, diren!”

Fidel Castro Ruz

1 Ekim 2007, 6:14

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 01 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f011007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri MİLOSEVİÇ’İN YANITI

1 Ekim Pazartesi günkü yazımda, 25 Mart 1999’da Miloseviç’e gönderdiğim mektubu ele almıştım.

30 Mart’ta Miloseviç’ten aşağıdaki notu aldım:

Sayın başkan:

“25 Mart 1999’da aldığım mesajınızdan dolayı minnettarım. Yugoslavya için sarf ettiğiniz destek ve cesaret veren sözlerinizi aynı zamanda, NATO saldırganlığına karşı özellikle BM’de olmak üzere Küba temsilcileri tarafından dile getirilen kınamaları takdirle karşılıyorum. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ABD ve NATO tarafından Hitler zamanından bu yana gerçekleşen en büyük saldırganlıkla karşı karşıya bırakılmaktadır. İşlenen suç yalnızca Yugoslavya’ya karşı değil aynı zamanda 21. yüzyılın eşiğinde dünyanın sahip olduğu bütün değerlere karşı işlenmiştir: BM sistemi, Bağlantısız Ülkeler Hareketi, yasal kurumlar, insan hakları ve uygarlığı. Size gururla söyleyebilirim ki; söz konusu saldırganlık yalnızca Yugoslavya halklarını özgürlüğümüzü, egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü savunmak için kaynaştırıp güçlendirmeye yaramıştır. Silahlı kuvvetlerimiz ve halkımız görevlerini yerine getirmek için hazırdır. Aynı zamanda, dünyanın her yerindeki dostlarımızın göstereceği dayanışma bizim için gerekli olacaktır.

“NATO’nun Yugoslavya’ya karşı saldırganlığı konusunda BM Güvenlik Konseyi’nin davranışı Birleşmiş Milletler için bir yenilgidir. Bu bütün dünya ve özellikle küçük ve orta büyüklükteki ülkeler için çok kötü bir işarettir. Eminim ki; Yugoslavya ve Sırbistan Cumhuriyeti’nin Kosova ve Metohja için bölgede yaşayan bütün etnik grupların ve anayasal düzenimizin çıkarına bir siyasi çözüm istediğini biliyorsunuz. Sizden Küba’nın Bağlantısızlar Hareketi içindeki dostluğunun aktif olarak devam etmesini ve Koordinasyon Bürosu’nda Yugoslavya’ya karşı NATO saldırganlığını kınama gündemiyle bir toplantı organize etmesini rica ediyorum. İnanıyorum ki; kişisel prestijinizin Bağlantısızlar’ı olduğu kadar Orta ve Güney Amerika ülkelerini de seslerini yükseltme doğrultusunda teşvik etmeye büyük katkısı olacaktır!

Bir kez daha Yugoslavya’ya vermiş olduğunuz desteği takdir ederken yakın temas halinde olmaya devam edeceğimize dair umudu ifade etmek istiyorum. Lütfen en yüksek saygılarımı kabul ediniz Sayın Başkan.

“İmza, Slobodan Miloseviç.”

İki savaş meydana geldi -biri daha bitmedi- ve Aznar Clinton ve Bush’la iki görüşme yaptı. Aznar birbirine benzer iki ziyaret gerçekleştirdi; biri Mexico’dan Washington’a diğer Mexico’dan Teksas’a. İkisi de aynı amaçla gerçekleştirildi ve etik ilkeleri geçersizleştirdi. Aznar kendini değişen ABD başkanlarının savaş koordinatörü ilan etti.

Fidel Castro Ruz

2 Ekim 2007, 17:32

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 02 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f021007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri MİLOSEVİÇ’E 2. VE 3. MESAJLAR VE YANITLARI

2 Nisan 1999’da BM misyonumuz aracılığıyla Miloseviç’e ikinci mesajımı gönderdim.

“ABD’li üç tutuklunun sorgulanmaması tavsiye edilir. Uluslararası kamuoyu şu an özellikle hassas ve güçlü bir Sırp karşıtı hareketle sonuçlanabilir.”

5 Nisan 1999’da BM ve Yugoslavya misyonumuz aracılığıyla Miloseviç’e üçüncü mesajımı gönderdim.

“Haber ajansları kanalıyla öğrendiğimiz üç tutukluyla ilgili kararınızdan dolayı sizi kutlarız. Onlara iyi muameleye edileceğine ve bombardıman sona erdirildiği taktirde salıverileceklerine söz vermeniz çok akıllıcaydı. Söz konusu hareketiniz, ABD’nin saldırı konusunda bölünmüş kamuoyunu Sırbistan’a karşı çevirmeye yönelik manevrasını boşa çıkardı. Sivil hedeflerin acımasızca bombalanması ve Sırp halkının göstermiş olduğu kahramanca direniş Avrupa’da ve hatta NATO’nun içinde bile etki yaratıyor.”

Aynı gün, 5’inde, Miloseviç’in cevabını BM elçisi aracılığıyla aldık:

“ABD-NATO kurbanı bir ülkeye ve halka göstermiş oldukları destekten dolayı Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı’na ve halkına şükranlarımı belirtmek istiyorum.

Umuyorum ki, devlet başkanlarına -özellikle Bağlantısız ülkelerin devlet başkanlarına- küçük bir ülkenin egemenliğine ve bağımsızlığına karşı ABD-NATO saldırısının ne kadar tehlikeli bir örnek teşkil ettiğini anlatmaya yönelik çok değerli çabalarınıza devam edeceksiniz. Sizden devlet başkanları Mandela, Nujoma, Mugabe, Obasanjo, Rawlings ve Vajpayee’ye işgali kınayan bir açıklama yapmaya çağıran kişisel mesajlar yollamanızı rica ediyorum. Böylece çok önemli bir hareket olan Bağlantısız’lardan Yugoslavya’ya en geniş destek sağlanabilir. Size en iyi dileklerimi ve en sıcak selamlarımı gönderiyorum. Hapsedilen üç ABD askeriyle ilgili olarak sarf ettiğiniz dostane sözler beni çok memnun etti. Bu askerlerin tepeden tırnağa silahlı olarak ve bir dizi zırhlı araçla Yugoslav topraklarına girmiş olduğunu size bildirmek isterim.

Konuyla ilgili soruşturma sürüyor. Kendilerine insanca ve saygılı bir şekilde muamele edildi. Önerinizi anladık ve kabul ettik. Bu askerleri adalete teslim etmek için acele etmiyoruz. Bunu şimdi yapmayacağız. Belki daha sonra yapacağız, belki hiç yapmayacağız. Ama aceleci davranmayacağız.”

Fidel Castro Ruz
4 Ekim 2007

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 04 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f041007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri CHE

Günlük mücadeleme 40 yıl önce 8 Ekim’de savaşta yitirdiğimiz müstesna savaşçıyı minnettarlık ve saygıyla selamlamak için ara veriyorum. O bize düşman birlikler tarafından kovalanırken Oriente ve Camagüey’in bataklık bölgelerini geçerek İsyan Ordusu Kolu’nun liderliğini teslim etti. O Santa Clara şehrinin özgürlük savaşçısıydı, gönüllü çalışmanın ustasıydı; yurtdışında onurlu siyasi görevler başardı, Doğu Kongo ve Bolivya’da militan enternasyonalizmin taşıyıcısı oldu. Amerika ve dünyada yeni bir bilinç uyandırdı.

Vatanında yapmaya çalıştığı ve başarısız olduğu şeyler için ona teşekkür ediyorum, çünkü kökünden mevsimsiz koparılmış bir çiçek gibiydi.

Bize özgün edebi tarzını bıraktı. Zarif, hızlı ve kafasından geçen her şeyin detayında dürüsttü. Hala bizimle ve bizim için savaşıyor.

Dün bütün yolcuların ve mürettebatın havada patlayan Küba uçağında ölümlerinin 31’inci yıldönümünü andık ve beş Kübalı anti-terör savaşçısının acımasızca ve haksız yere tutuklu bulunmalarının onuncu yıldönümündeyiz. Aynı şekilde hepsinin önünde başlarımızı saygıyla eğiyoruz.

Anma törenini televizyonda izlemek çok duyguluydu.

Fidel Castro Ruz

7 Ekim 2007, 15:17

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 07 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f071007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri SESSİZ SUÇ ORTAKLIĞI

NATO’nun Yugoslavya’ya trajik saldırısının, bu vahşi soykırımın failleri ve suç ortaklarının suskunlukları sayesinde dünya kamuoyunca unutulmasına izin verilmemeli.

13 Nisan 1999’da ABD Başkanı Clinton, Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve Başkan’ın diğer yardımcıları –Berger’in, Küba tartışıldığında not almaması gerektiğini bildirdiği görevli de aralarında olmak üzere– dönemin İspanyol Başbakanı Aznar ile Beyaz Saray’da bir toplantı düzenlemişlerdi. Bombardımanın yoğunlaştırılmasına yönelik karar burada alındı, Sırbistan televizyon, radyo ve benzer kurumlarının bombalanmasını da Aznar önerdi ve tüm bu kararların sonucu da sayısız savunmasız sivilin yaşamını yitirmesi oldu.

Oradaki şahısların bir kısmı basın açıklamaları yoluyla, bir kitapta veya anılarında, giriştikleri bu maceradan bahsetmiş olabilirler. Ama hiçbiri ABD’nin dünyayı nasıl tehlikeli bir mecraya ve savaşlara sürüklediğine işaret etmiyordu. Belki bundan 200 yıl sonra bir ABD Başkanı o gizli belgeleri yayınlayabilir, ama herhalde, bugünkü gidişata bakılırsa, o zamana kadar ne yayınlar ne de okuyucular kalmış olacaktır.

Üzerinden on yıldan az vakit geçti.

Avrupa’da ve başka yerlerde, hâlâ seslerini çıkarmayan çok sayıda suç ortakları var.

Miloseviç’e üçüncü mesajım iletildikten sonra İtalyan Ulaştırma Bakanı Küba’yı ziyaret etmişti. Kendisiyle 20 Mart’ta buluştuğumda, doğrudan Yugoslavya’ya karşı savaş mevzuuna girdik.

Aşağıda yer vereceklerim kendisine söylediklerimin bir özetidir ve yardımcılarım ve Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin huzurunda alınmış notlara dayanmaktadır.

“Önce Sırbistan’ı niye işgal ettiklerini ve bir çözüme nasıl ulaşacaklarını sordum. Kanaatimce bunun ağır bir hata olduğunu ve Sırp tarafı direnecek olsa fena bir çıkmaza düşecekleri söyledim. Yugoslavya’yı niye parçaladıklarını sordum, nitekim Yugoslavya çok sayıda reform gerçekleştirmiş bir ülkeydi ve Soğuk Savaş da bittiğine göre “komünist bir devlet” veya Avrupa düşmanı bir devlet de sayılmazdı. Ona, Avrupa devletlerinin Hırvatistan’ın Yugoslavya’dan ayrılmasını teşvik ettiklerini söyledim. Bu Alman hükümetinin talebiydi, çünkü İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası o korkunç çetnik çetelerini

orada örgütlemiş, ve Sırplara ve Tito’nun liderlik ettiği kurtuluş hareketine karşı sayısız suç işlettirmişti.

“Sosyalist bloğun ve Sovyetler Birliği’nin krizde olduğu o coşkulu günlerde, o gönül rahatlığı içinde ve siyasi körlük sayesinde Avrupa, Yugoslavya’yı parçaladı. Bosna’daki uzun ve şiddetli savaş ve sonunda da NATO’nun Sırbistan’a şu anki saldırısı gibi kanlı olayların önünü açmış oldu. O vakte kadar Makedonya da ayrılmıştı ve böylece Yugoslavya Federasyonu’nun çoğu parçalanmış oluyordu. Kala kala Sırbistan, Karadağ ve Kosova kalmıştı.

“Herkesin bildiği üzere, Kosova’daki Arnavut kökenli topluluk durmaksızın büyüyerek sonunda geniş çoğunluğu teşkil eder olmuştu. Tito’nun zamanında, ölümünden çok önce, Kosova’daki birçok Sırp aile, oradaki aşırı grupların kendilerine karşı uyguladıkları şiddetten kurtulmak için Kosova’yı terketmişlerdi. O dönemde Kosova’da Sırplar, bugünün tabiriyle etnik temizliğe maruz kalmışlardı.

“Yugoslavya’nın manasız ve kanlı parçalanması Arnavut çoğunluk ile Kosova’nın Sırp azınlığı arasındaki, bugünkü sorunun kaynağını oluşturan çelişkileri de tetikledi.

“Sırp halkı eski Yugoslavya’nın mirasının çekirdeğini oluşturuyor. Sırplar çok aşağılanmış, ama mücadeleci ve cesur bir halktır. Eğer geniş otonomi teklif edilmiş olsa Sırpların Kosova ile onurlu ve barışçıl bir anlaşmayı kabul edeceklerine kaniyim.

“Kosova’nın ılımlı toplulukları, akılcı ve yapıcı bir tutum sergileyerek böylesi bir anlaşmayı desteklediler, ne de olsa geniş bir Arnavut çoğunluğun varlığı eninde sonunda bağımsız bir devletin doğuşunu mümkün kılacaktı. Avrupa, Kosova’daki aşırı grupların böylesi bir anlaşmayı arzu etmediklerini biliyordu, onlar acil bağımsızlık talep ediyor ve bunun için de NATO güçlerinin müdahalesini istiyorlardı.

“Bu durumun tüm mesuliyetini Sırbistan’ın üstüne yıkmak haksızlık olacaktır. Sırbistan egemen bir ülkeyi işgal etmedi. Yaptığı, özünde, topraklarına girmiş yabancı silahlı güçlere karşı koymaktı. Aylardır, özellikle de son haftalarda, sürekli tehdit altındadır. Koşulsuz teslim olmaya zorlandı. Hiçbir ülkeye böyle davranılamaz, hele de Avrupa’nın işgal günlerinde Nazilere karşı kahramanca savaşmış, gerilla savaşımında tecrübeli bir halka böyle davranılamaz.

“Eğer Sırplar direnecek olursa -ki direneceklerine kaniyim- NATO’nun soykırıma girişmek dışında bir seçeneği kalmayacaktır. Ama böylesi bir adım da iki nedenle başarısızlığa uğrar: Birincisi, eğer Sırplar gayri nizami savaş konusunda tüm tecrübelerini ortaya koyacak olurlarsa, NATO’nun Sırpları yenmesi mümkün olmayacaktır.

“İkincisi de, NATO üyesi ülkelerin kendi kamuoyları da böylesi bir adım atmalarına izin vermeyecektir.

“Silahlı birlikler, hayalet bombardıman uçakları, Tomahawk ve Cruise füzeleri ve her türlü -sözde akıllı- silah yetersiz kalacaktır. Eli tüfek, bazuka veya herhangi bir taşınabilir uçaksavar silah tutan her kişi için ayrı bir füze veya bomba yollamaları gerekir. NATO’nun tüm gücü bu koşullarda nafile olurdu. Yıldız savaşları ayrı, kara savaşı ayrı. Çünkü ileri teknoloji donanımları bir yana, böylesi bir savaşın en önemli öğesi bireysel savaşçılar olurdu.

“Bu arada Kosova’nın da ötesinde, Avrupa’nın ve tüm dünyanın çıkarlarını tehdit eden çok ciddi bir sorun doğmakta. Rusya fena halde küçük düşürülmüş durumda. NATO şimdiden eski SSCB’nin sınırlarına dayanmış durumda ve eski sosyalist bloğun parçası olan diğer ülkeleri de, hatta SSCB üyesi Baltık ülkelerini de arasına katma sözü veriyor. Ruslar, NATO’nun Kremlin’e varıncaya kadar durmayacağını düşünmekte haklılar.

“Sırplar gibi Ruslar da Slav ve bu halklar arasında birbirine bağlılık hissi çok güçlü. Dolayısıyla Sırbistan’a yapılan saldırılar Ruslar için de çok gurur kırıcı. Ayrıca bu bombardımanlar haklı olarak çok yoğun bir emniyetsizlik hissine yol açtı ve yalnızca Ruslar arasında değil, güvenlikleri için her halükarda Rusya ile beraber saf tutacak olan Çin ve Hindistan’da da. Rusların, karşılık verme kapasitelerini muhafaza etmek için -ki bu koşullarda tek garantileri bu kapasite olacaktır- ellerinden geleni yapacaklarına eminim.

“Ne Avrupa ne de dünyanın geri kalanı, hele de mevcut yoğun iktisadi sıkıntıları içinde, böylesi bir süreçten kazançlı çıkabilir.

“Rusya Federasyonu Meclisi Duma’nın Başkanı Gennadi Selezniov birkaç gün evvel, 26 Mart sabahı, Kolombiya’dan Rusya’ya dönerken Havana havaalanına uğramıştı. Kendi girişimimle kendisiyle bu konuları konuştuk. Askeri bir çözümün mümkün olmadığını ve Sırbistan’a askeri yardımda bulunmanın şüphesiz genel bir savaşa yol açacağını, çünkü bugün böylesi bir savaşı konvansiyonel yöntemlerle sürdürmenin mümkün olmadığını kendisine aktardım. Ayrıca savaşın askeri değil siyasi karakterli olduğunu söyledim.

“Selezniov kendisiyle paylaştığım bu görüşü kamuoyuna da açıkladı.

“Hem Avrupa hem de dünyanın geri kalanı bir çözüm bulmaya yükümlüdür. Ve çözüm zor dahi olsa tamamıyla mümkündür. Eğer tüm çabalarını Sırbistan’ı korkunç bombardımanlarla tehdit etmeye vakfetmiyor olsalar, Kosova’daki aşırı topluluklara baskı yapıyor olsalar, bir çözüme rahatlıkla erişilebilirdi. Kosova’daki aşırıcıları kontrol altında tutacak samimi ve tavizsiz çabayı ancak NATO gösterebilir. Bu amaca silah zoruyla ulaşılamaz, ama aşırı güçlere, NATO’nun kendilerini desteklemediğine dair çok açık bir uyarı verilebilir. Sırbistan topraklarına bir haftadır yağdırılan bombalarsa bu çabalara kesinlikle olumlu bir katkıda bulunamaz.

“Buna ek olarak, ABD ve Avrupa’nın Rusya’ya IMF’nin bozuk reçetelerini dayatmak suretiyle bu ülkeyi ekonomik olarak sürekli uçurumun kıyısında tutmalarının da ciddi bir siyasi hata olduğuna inanıyorum.

“Batı, Rusya’dan çalıp da Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Avusturya ve diğer ülkelere aktardığı 300 milyar dolardan hiç söz etmiyor. Bu meblağ, IMF’nin aylardır tartışadurduğu 20 milyar dolarlık o lafını etmeye değmeyecek borç miktarının on beş katıdır. Bu model ve politikaları Rusya’ya tavsiye eden veya zorla kabul ettiren Batı, Rusya’nın zenginliklerinin acımasızca yağmalanmış olmasının da sorumluluğunu taşıyor.

“Rusya’da bir iç patlama felaket olurdu. Daha önce bahsettiğim NATO’nun tecavüzü, Stratejik Anti-Füze Savunma Anlaşması’nın feshi önerisi ve NATO gibi saldırgan bir gücün Sırbistan gibi küçük bir ülkeye karşı başlattığı saldırı ve bunun yarattığı aşağılanma hissi de cabası.

“Kendisine, faili kim olursa olsun her türlü soykırım ve katliamın karşısında olduğumu ve istisnasız tüm etnik grup ve din mensuplarının barış içinde yaşama ve kültürlerini yaşatma haklarının olduğunu söyledim.

“Size bu konuyu açıklamaya kalkıştıysam, sizi bu tehlikeler ve çözüm ihtiyacı konusunda uyarmayı görev bildiğim içindir. Bu meseleleri masaya yatırmak zarar getirmediği gibi, aksine, herkes için yararlıdır. Sırpların direnecekleri ve barışçıl bir çözümün mümkün olduğu konusundaki inancımı tekrarladım. Tabii üzerine binlerce bomba atılmış ve onuru, gururu ve ekonomisi ağır bir darbe yemiş bir ülke ile müzakere etmek her ne kadar zor da olsa.

“Zaten pratik olarak NATO’nun vuracağı daha fazla hedef kalmamıştır. Kala kala toplu halde bulunan veya hareket halinde askeri birlikler kalmıştır ve bu birlikler için dağılıp, hava saldırılarınca yok edilmelerini olanaksız kılacak bir savaş yürütmek hiç zor değildir.

“Avrupa devletleri kara savaşının insan maliyetinin çok yüksek olduğunu ve dahası sonuçsuz kalacağını bilmektedirler. Ayrıca Sırpların, ABD’nin bizim ülkemizi olası bir işgali durumunda başvuracağımız stratejiyi kullanmaları durumunda -ki bu alanda ciddi tecrübeleri mevcuttur- NATO’nun savaşı beyhude olacak ve Avrupa’nın göbeğinde, her yerde ciddi tepki doğuracak bir soykırım olacaktır.”

Bugün ülkemiz için şanlı bir gün: Carlos Manuel de Céspedes’in İspanya başkentine karşı bağımsızlık savaşı başlattığı gün.

O, kendisini takip eden kuşaklar için hep bir ilham kaynağıydı. O bize, bugün insan soyunu tehdit eden tehlikeleri kavrayıp bunlara karşı durma görevini öğreten kişiydi.

Fidel Castro Ruz

10 Ekim 2007

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 10 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f101007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Bush, bir ‘mambi’ mi?

Yaşasın Özgür Küba! Bu, ovalar ve dağlar, ormanlar ve şeker kamışı tarlaları içinde 10 Ekim 1868’de Küba’nın ilk bağımsızlık savaşına başlayanları tarif eden bir savaş çığlığıydı.

Bu sözleri 139 yıl sonra bir ABD Başkanı’nın ağzından duyacağımı hiç hayal etmemiştim. Sanki bir krallık ya da prenslik yok olmuş gibi haykırılıyor: Yaşasın Özgür Küba!

Tersine bir İspanya savaş gemisi sahile yaklaşmış ve silahlarıyla Carlos Manuel de Céspedes’in Küba’nın bağımsızlığını ilan ettiği ve kendisine miras kalan köleleri özgür bıraktığı denizden birkaç kilometre içerde olan küçük şeker değirmenini yıkmıştı.

Fakir bir oduncunun oğlu olan Lincoln Bağımsızlık Deklarasyonu ilan edildikten neredeyse yüzyıl sonra ülkesinde hala yasal olan köleliğe karşı bütün hayatı boyunca savaştı. Sadece bütün vatandaşların özgür ve eşit doğduğu fikrine inanarak ve yasal ve anayasal haklarından faydalanarak köleliğin kaldırıldığını ilan etti. Sayısız savaşçı ülkenin güneyindeki isyancı köle eyaletlerine karşı bu fikri savunurken hayatını yitirdi.

Lincoln “Bazı insanları daima, bütün insanları bazen kandırabilirsin; fakat bütün insanları her zaman kandıramazsın” demişti.

Lincoln devlet başkanlığı için ikinci kez seçilecekken, bütün anketlerde yenilmez görünürken bir suikast kurşunuyla öldü.

Pazar gününü unutmayacağım, Camilo Cienfuegos’un 28 Ekim 1959’da denizde ortadan kaybolmasının 48’inci yıldönümü olacak. Camilo yarım yüzyıl sonra Bush’un yapmak istediği devrime karşı silah kaldırmaya girişen üstleri burjuva ideolojisinden olan basit bir İsyan Ordusu garnizonunda silahsız bulunmasından günler sonra Camagüey Eyaleti’nden hafif bir uçakla Havana’ya dönüyordu.

Gerilla Mücadelesi kitabının harika girişinde Che “Camilo 100 savaşta yoldaştı, karakterini yumuşatmak ve askerlere şekil vermek için bir şeyleri feda eden bencil olmayan bir savaşçıydı…onun kişiliğinin değerli canlılığı burada yazılı olarak sunulmasını sağlayan kendisidir, tarihte sadece birkaç kişilikte bu derece olmayı başaran aklıdır ve atılganlığıdır”.

“Onu kim öldürdü?”

“Bunu merak edebiliriz: onun fiziksel varlığını kim yok etti? Çünkü onun gibi insanlar daima yaşamaya devam eder…Onu düşman öldürdü, onun ölmesini istedikleri için öldürdü, uçak güvenli olmadığı için öldürdü, pilotlar ihtiyaçları olan deneyime sahip olamayacakları için öldürdü, o iş yüküyle dolu gerilla kafasıyla birkaç saat daha kısa sürede Havana’da olmak istiyordu. Halkın gücünün göstergeleri olan Camilo ve başka Camiloları (varamayan ve hala varamamış olan) geri getirmeye hiçbir şey engel olamayacak. Onlar en yüce hedeflerini korumada adanmış sadakatleriyle en saf idealleri savunmaya hazır bir ülkenin verebileceği en yüce ifadelerdir”.

Onların adına sembolik olarak bu sahte Mambi’yi cevaplıyoruz:

Yaşasın Lincoln!

Yaşasın Che!

Yaşasın Camilo!

Fidel Castro Ruz

27 Ekim 2007, 19.36

(Discursos e intervenciones del Comandante en Jefe Fidel Castro Ruz, Presidente del Consejo de Estado de la República de Cuba , 27 Ekim 2007)

( http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/2007/esp/f271007e.html )

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri KANA SUSAMAK 1

İmparatorluk 7 Mart’ta Santo Domingo’da yapılan Rio Grubu toplantısındaki tek kaybeden olmaya baş eğmiyor. Bir kez daha kanlı bir karışıklık yaratmak istiyor. Bunu kanıtlamak zor değil.

11 Mart Salı günü, Küba”ya karşı aşırı derecede düşman bir gazete olan El Nuevo Herald”da yazarlarından bizim ülkemizde doğmuş olan biri “Meksika’da FARC’ın İddia Edilen lideri Kübalı” başlığı altında Latin Amerika”daki meselelerin ana noktalarını listeliyor ve yazar şöyle yazıyor:

“Meksika’da yaşayan bir Kübalı mühendis, haber alma yetkilileri tarafından Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri”nin (FARC) Meksika”daki destek grubunun iddia edilen lideri olarak tanımlandı.

“-El Universal ve The Wall Street Journal gazeteleri tarafından alıntılanan- haber alma raporu; 48 yaşındaki Mario Dagoberto Diaz Orgaz”ın, 1 Mart’ta Kolombiya güçleri tarafından saldırılan Ekvator”daki FARC kampına bir grup Meksikalı öğrenci ile düzenlenen gezinin organizatörllüğü için ana şüpheli olduğunu belirtiyor.

“Meksikalı ajanlar; Diaz Orgaz’ın Quito’da 5 Mart tarihinde saat sabah 6:25’te, Mario Dagoberto Diaz Orgaz’ın silahlı operasyondan sağ olarak kurtulan Lucia Andrea Morett Alvarez’in tutulduğu askeri hastanenin etrafında dolaşırken fotoğrafını çektiklerini söylüyorlar.”

“Devrimci kademelerde ”Alicia” olarak bilinen genç kadın 10 Ocak tarihinde Meksika’dan Havana’ya ve oradan da Quito”ya seyahat etmişti. Meksika’ya dönüşü Salı günü olarak ayarlanmıştı.”

“Diaz Orgaz hakkındaki rapor aynı zamanda onun Meksika’da FARC’ın finansal operatörü olduğunu yazıyor.”

“Kübalı mühendis, FARC kampına yapılan silahlı saldırıdan sağ kurtulduktan sonra Meksikalı haber alma teşkilatı tarafından Ekvator’da bulundu.

“Dün gece El Nuevo Herald, Diaz Orgaz’ın yaşadığı ve Meksika Devleti Ulusal Bilim ve Teknoloji Konseyi’ne bağlı olan Mühendislik ve Endüstriyel Gelişim Merkezi’nde araştırmacı olarak çalıştığı Queretaro’daki yakın bir arkadaşını telefon ile aradı.

“Basın tarafından rahatsız edilmemek için Diaz Orgaz pazartesiden itibaren arkadaşının evinde kalıyordu.

“Kaynak, Kübalı mühendisin yaptığı iddia edilen Ekvator gezisinin yanlış olduğunun mühendis tararfından kanıtlanabileceğini söyledi, Meksika haber alma ajansının kendisini Quito’daki askeri hastane yakınlarında saptamış olmasına rağmen, mühendisin o tarihte Tabasco eyaletinin başkenti olan Villa Hermosa’da Mühendislik ve Endüstriyel Gelişim Merkezi”nden meslektaşları ile birlikte olduğunu belirtti.”

“Diaz Orgaz aslen 15 Ocak 1960’da doğduğu La Habana Eyaleti’nin Bejucal kasabasından geliyor. Meksika Federal Devletinin elindeli bilgilere göre Diaz Orgaz, Moskova’dan 112 mil uzaklıkta bulunan Vladimir Teknik Üniversitesi’nde makina mühendisliği okudu ve daha sonra metroloji alanında çeşitli uzmanlık dersleri aldı.”

“Latin Amerika’nın en prestijli ve büyük üniversitelerinden biri olan Ulusal Meksika Otonom Üniversitesi’ndeki FARC destekçilerine verilen finansal yardımda önemli bir rol oynadı.”

“Bu olaydaki açıklık, iki ülke arasındaki ilişkileri gözden geçirmek amacıyla Meksika Dışişleri Bakanı Patricia Espinosa tarafından Havana’ya gerçekleştirilen ziyaretin bir kaç gün öncesinde belirginleşiyor.”

“Geçen Şubat’ta, Kolombiya ordusu, Valle del Cauca’nın bir parçası olan Palmira’da Kübalı doktor Emilio Muñoz Franco’yu yakalamıştı. Bu göz mütehassısından FARC’a sağlanan lojistik destek ağındaki asıl oyuncu olarak bahsedilmişti.

“Muñoz Franco Kübalı öğrencileri stajyerler olarak alıp 2000 ila 2001 yılları arasında FARC kamplarına götürmüştü.

“Kolombiyalı yetkililer, mühendisi gerillalarla ilişkili bir yabancı olarak suçlamak için yeterli delile sahip olduklarını düşünüyor. Palmira’daki komşuları kendisini şok edici hiç bir olaya dahil olarak göremediklerini beyan ediyor.”

Bu olaya Kübalıları karıştırmak için olan aptalca eğilim çok açık, ayrıca asla gerçekleşemeyecek bir olay olan Kolombiya ormanlarında bizim tıp öğrencilerimizin bulunması da tam bir yalan. Kübalı bir doktor ya da mühendis ülkesini terk ettiğinde bu kişi bunun bizim insanlarımız tarafından oldukça büyük fedakarlıklarla ödendiğini bilerek gider. Tam olarak bu ayın 13”ünde Tıp Tugaylarının 177 üyesi ve 35 öğretmen Doğu Timor”daki iki yıllık kutsal misyonalrını tamamlayarak geri döndü.

Ben kişisel olarak onlar ülkeden ayrılırken onları uğurladım.

Bağımsızlıktan sonra bir soykırımın yaşandığı Doğu Timor’da, Timor kıyılarının yakınında bulunan doğal gaz sahalarını ele geçiren ABD’nin müttefiki Avustralya’nın desteği ile iç çelişkiler yükseldi. Kübalı doktorlar bu küçük ulusun birer vatandaşı olan hastalarını hiç bir koşulda terk etmedi. Onların yerini alan personel orada kalmayı sürdürdü. Bunlar elbetteki binlercesi bulunan Kübalı doktorlar ve mezunlar. Bu doktorlar ve mezunlar ABD tarafından inanılmaz çabalarla rüşvet ile uzaklaştırılmaya çalışıyor, ama etkisi oldukça düşük oluyor.

Batı yarımkürede ya da dünyada bulunan başka hiç bir ülke böylesi bir zenginliğe sahip değil. Bugün biz tıp okullarımızda yüzlerce Doğu Timor’luya eğitim veriyoruz. Henüz dönmüş olan doktorlar, bilincin neler yapabileceğini gösteren bir örnek oluşturuyor.

El Nuevo Herald’dan alıntılanan makalede, kurbanlar arasında merakları nedeniyle ya da başka bir nedenle Reyes ile görüşen Meksikalı gençlerin var olduğu ve bunların hiç bir yere bomba yerleştirmedikleri ve şafak sökerken, henüz uykularındalarken Yankilerin bombalarıyla öldürülmeyi hak etmedikleri gerçeğini doğrulamak için açık bir niyet.

El Mercurio of Chile, “Firari, FARC liderinin suikaste kurban gidebileceği uyarısında bulunuyor”, başlığı altında eski bir FARC gerillası olan Pedro Pablo Montoya’nın ağzından şunları yazıyor:

“Geçen hafta ”Ivan Rios” olarak da bilinen Jose Juvenal Velandia’yı öldüren, üst düzey FARC lideri olan gerilla firari dün daha düşük rütbedeki asilerin aralarında en üst düzey Kolombiyalı gerilla Pedro Antonio Marin’in de bulunduğu liderlerini öldürebileceğini vurguladı.

“Rios’u öldürdüğü gün olan geçen perşembeden beri diğer iki FARC üyesi ile birlikte teslim olmasından sonra ordu korumansında bulunan Rojas adıyla da bilinen Pedro Pablo Montoya, Bogota gazatesi El Tiempo’ya verdiği röportajda rütbesiz asilerin moralinin düşük olduğunu ve gerilla liderlerinden gördükleri kötü muamele nedeniyle cesaretsiz olduğunu açıkladı!

“Liderini öldürdükten sonra ”Rojas” adamın sağ elini kesti ve gerilla birimini sarmış olan askerlere kendini teslim ederken ölü adamın kimlik belgelerini, laptop bilgisayarını ve kesilmiş elini de sundu.

“Radyo Caracol’e yapılan açıklamalarda, ”Rojas”, FARC’ın eski aday Ingrıd Betancourt’u serbest bırakmak istemediğini söyledi. “Esas adam” için bile — onu serbest bırakmayacaklar. Bayan Betancourt’un annesi Doña Yolanda, bunu bilmeli.”

Bu asi, Kolombiya hükümeti tarafından verilmiş bir söz olan, asi kumandanlara dair bilgi vermesi karşılığında 2,6 milyon dolara karşılık gelen bir serveti almayı beklediğini söyledi, avukatlar ise ona bu ganimetin verilip verilmemesi konusunda tartışıyor. Dün gece ”Rojas” kendisine bir destek buldu, Kolombiya başsavcısı Mario Iguaran,”prensipte Başsavcılığın, Ivan Rios’un öldürülmesi nedeniyle ceza uygulamayacağını açıkladı ve bu şekilde ganimetine sahip olmasının önü açılmış oldu.”

Washington’daki ruh hali hakkında yakından bilgi sahibi olan The Washington Post gazetesi geçtiğimiz 10 Mart’ta Jackson Diehl imzasıyla “FARC’ın Koruyucu Meleği” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalede yazar şunlara dikkati çekiyordu: “Latin Amerika ulusları ve Bush yönetimi çok daha ciddi ve yakıcı bir soruyu dikkate almaya başlıyorlar: Venezuela Başkanı Hugo Chavez’in Kolombiya’daki demokratik hükümeti karşısına alan FARC ile stratejik ortaklık kurması hakkında ne yapmalıyız?

“…ama bütününde, Kolombiya tarafından kamuoyuna açıklanan yüzlerce sayfa daha da korkutucu bir tablo ortaya çıkarıyor.”

“Bütün bunlar, Chavez ile gizli toplantılar yapan FARC’ın en üst düzey liderleri Ivan Marquez ve Rodrigo Granda’ya Şubat’ta gönderilen 3 tane epostada ortaya konuluyor.”

“Bu belgelerin gerçek olduğunu varsayalım- kafası çalışan ve hesap yapabilen Uribe’nin sahte belgeleri dünya basınına ve ABD Kurumu’na vereceğini düşünmek zor- hem Bush yönetimi hem de Latin Amerika hükümetleri Chavez hakkında belirli kararlar alacaktır. Rapor edilen eylemleri öncelikle Eylül 2001’de yürürlüğe giren B.M. Güvenlik Konseyi 1373 no’lu önergesini ihlal ediyor.”

The Washington Post yalnız Uribe’nin bu belgeyi icat edebileceği ve ABD hükümetine teslim edeceği ön kabulüyle yola çıkıyor ve bu karmaşık durumda başka bir olasılığı dikkate almıyor. Ancak, geçen perşembeden beri (13 Mart) Chavez’in Uribe’yi telefonla aradığı ve iki başkan arasında ziyaretler gerçekleştirmesi ve her iki halkın da yararına olacak ticaret ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunda anlaştığı biliniyor. Chavez kendi adına kardeş Latin Amerika halkları arasında barış arayışından vazgeçmiyor.

Daha da şaşırtıcı olan 12 Mart tarihinde Bush’un yaptığı konuşma ve basının üzerine sayfalarca yazı yazdığı Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Brezilya ve Şili’yi kapsayan ziyaretine hızla çıkması:

“BREZİLYA 13 Mart, 2008 (AFP) – ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ve Brezilya Irksal Entegrasyon Bakanı Edson Santos, bu perşembe Brasilia’da ”ırksal ayrımcılığın bitmesi” için ortak bir eylem planı başlatmak üzere bir anlaşma imzaladı.”

“Anlaşma metni Brezilya ve ABD’nin ”çoklu etnik yapıda ve çoklu ırksal demokratik toplumlar” olma özelliğini paylaşmalarına vurguda bulunuyor.”

Bu sözleri yeniden ve yeniden okudum. Bence bu ABD”de gerçekten olanların tam tersi, ama burada kesiyorum şunu yazıyorum. İnanılmaz!

Yarın devam edeceğim.

Fidel Castro Ruz, 15 Mart 2008, 17:17

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri KANA SUSAMAK 2

Bugün basındaki kimi haberlere güncel kimi ekler yaparak düşündüklerimi paylaşacağıma söz verdim.

“New York, 13 Mart (ANSA) New York Times’a göre, Condeleezza Rice’ın Güney Amerika gezisinde Arjantin’in yer almaması, Washington’un Buenos Aires’e olan kızgınlığının bir başka işaretidir. Gazete, Rice’ın Brezilya ve Şili’ye bu hafta ziyaretlerde bulunacağını ancak program dışı bırakılan tek ülkenin Arjantin olduğunu yazdı.

‘Arjantin’in es geçilmesi, Washington’un yeni Kirchner hükümetinden rahatsızlığını ortaya koymaktadır. Kirchner, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez ile ilişkilerini sıkılaştırırken, Venezuela makamları tarafından ülkeye illegal olarak gönderilen 80 bin dolarla ilgili olarak ABD hakkında “Siyasi Amaçların Birleşik Devletleri” suçlamasında bulundu.

New York Times, bu parayı “Venezuela’nın Kirchner’in kampanyasına yaptığı gizli bir yardım olabileceği” şeklinde değerlendirdi.

Brasilia, 13 Mart (EFE) Condoleezza Rice yaptığı bir konuşmada, Kolombiya’ya komşu olan ülkelerin, FARC gerillalarına karşı gerekli önlemleri alma konusunda kararlı davranacaklarını umduğunu belirtti.

Brezilya Dışişleri Bakanı Celso Amorim ile birlikte düzenlediği basın toplantısında “Bu bölgesel sorunla (Güney Amerika’da) yakından ilgileniyoruz” diye konuşan Rice, Amorim ve devlet başkanı Luiz Inacio Lula de Silva ile yaptığı toplantıların ardından yaptığı açıklamada “Ülkeler, içeriden ya da dışarıdan tehdit altında olmamalıdır. Bizler teröristlerin masum insanları öldürmesini engellemek zorundayız” şeklinde bir açıklama yaptı.

“BRASILIA, 13 Mart (ANSA) ABD yetkilisi, ABD hükümetinin Brezilya Devlet Başkanı Lula ve Şili Devlet Başkanı Bachelet gibi solcu liderlerle iyi ilişkiler içinde olduğunu belirtti. Basın toplantısının ardından, Rice ve Şansölye Celso Amorim, Itamaraty Palas’ta öğle yemeğinde biraraya geldiler.

“BRASILIA, 13 Mart (AP) – Rice bu açıklamaları George Bush’un Kolombiya ve Ekvador arasındaki krize dair yaptığı değerlendirmenin ardından yaptı. Bush, Kolombiya ve Ekvador arasındaki gerginliği, “Caracas hükümetinin provokatif davranışlarının en savaşçıl örneği” şeklinde değerlendirmişti.

Washington, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’e dönük üslubunu sertleştirirken, Güney Amerikalı müttefiklerini terörizme karşı verdikleri mücadeleden ötürü de tebrik etmeyi de ihmal etmiyor.

Rice, Brezilya’da, güvenlik konseyinin gelecekteki bileşimine dair yürütülen tartışmaların ardından yaptığı açıklamada ABD’nin, Brezilya’nın konseye katılımına karşı çıkmayacağını açık bir biçimde ifade etti. Ancak bu desteğin, ABD’nin stratejik ve ekonomik ortağı olan Japonya’nın tutumuna bağlı olduğunu belirtti.

“SANTIAGO, 13 Mart (AFP) – Condoleezza Rice, Cuma günü Şili’ye bir ziyarette bulunacak. Rice, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve bölgesel durum hakkında değerlendirmelerde bulunmak üzere Devlet Başkanı Michelle Bachelet ile görüşecek.

“Perşembe günü Brezilya’ya yaptığı ziyaretin ardından Rice, cuma öğleden sonra Santiago’ya geçecek. Şili’nin başkentinde 6 saat kalacak olan Rice, aynı gün Washington’a geri dönecek ve daha sonra Moskova’ya hareket edecek.”

Aynı haber kaynağına göre, Santiago’daki ABD elçisi Paul Simons şu şekilde bir açıklamada bulundu:

“Böylesine yoğun bir program içinde Şili’ye ziyarette bulunması, mevkidaşı Şansölye Foxley ve Devlet Başkanı ile yaptığı görüşmelerde sunduğu önerileri ne kadar ciddiye aldığının bir göstergesidir.”

Diplomat, düzenlediği basın toplantısında “Brezilya ve Şili’nin ABD’nin yakın dostları ve stratejik müttefikleri olduğunu” sözlerine ekledi.

“Şilili yetkililer ile görüşmelerinde Rice, ikili ilişkilerin yanı sıra, Kolombiya ordusunun Ekvador topraklarına yaptığı baskınla ortaya çıkan ve FARC lideri Raul Reyes’in ölümüyle sonuçlanan krizin ardından bölgesel durum hakkında da değerlendirmelerde bulunacak.”

Simons, “Bölgesel durum hakkında da görüşmelerde bulunulacak” diye ekledi.

“Rice ayrıca, Santiago’da, Şilili mevkidaşı ile birlikte, 21. Yüzyıl için Şili-Kaliforniya Planı diye adlandırılan ve Şili ile ABD arasındaki coğrafi, iklimsel ve üretime dayalı benzerlikleri avantaja dönüştürmek üzere hazırlanan anlaşmayı gündeme getirdi.

Büyükelçi Simons, herhangi bir detay vermeksizin, “Anlaşmanın alışılagelmişin dışında olduğunu ve tamamıyla Foxley ve Rice arasındaki kişisel diyaloğun ürünü olduğunu paylaştı.

Genellikle “ağzından kaçırdıklarıyla” dikkat çeken ABD’nin Şili Büyükelçisi Simons’un sözünü ettiği plan, henüz Şili hükümetince halka duyurulmadı. Hangi konularda neleri karara bağladığı net olmayan plan şu haliyle Bin Bir Gece Masalları’ndan fırlamış bir fantezinin ötesine geçebilmiş değil.

İnternet’te, Rice’ın ziyareti konusunda da oldukça fazla sayıda haber yer aldı. 13 Mart günü, şu haberler göze çarpabilir:

BBC Dünya- Londra, İngiltere. “Rice: “Rice: Sınırlar, Saklanma yeri olamaz”

Terra – Haber Portalı, İspanya. Rice Brezilya’da ABD’nin Kolombiya’nın yanında olduğunu ve FARC’a karşı olduğunu teyid etti.”

Alarde – Brezilya’dan bir gazete. ABD, Güney Amerika’nın güvenlik planına arka çıkıyor.

El Observador – Venezuela’dan bir gazete. “Rice, Venezuela ile FARC arasındaki ilişkilere dair ABD Enformasyon Bürosu’nun açıklamalarında ısrarcı”

Ansalatine – İtalyan Haber Ajansı – “Rice’dan FARC’a karşı birlikte mücadele teklifi.”

BBC Dünya – Londra, İngiltere. “Rice’dan Stratejik Ortaklara ziyaret”

El Nuevo Diario – Nikaragua’dan bir gazete. “ABD, Rice’in gezisi boyunca Chavez karşıtı söylemini daha da derinleştiriyor.

AFP – Fransız Haber Ajansı. “Rice, Şili’yi ziyaretinde ikili ilişkileri güçlendirecek ve bölgesel durum hakkında görüşmelerde bulunacak.

EFE – İspanyol Haber Ajansı. “Rice Brezilya’da ABD’nin Kolombiya’nın yanında olduğunu ve FARC’a karşı olduğunu teyid etti.”

AFP – Fransız Haber Ajansı. “Rice: ABD, Chavez ile FARC arasındaki ilişkileri değerlendirmektedir ve harekete geçecektir.”

La Prensa – Arjantin’den bir gazete. “ABD uyardı: Sınırlar saklanma yeri olamaz.”

14 Mart, O Estado de Sao Paulo, Brezilya’dan bir haber sitesinde art arda üç makale yayınlanıyor: “Zamansız müdahale” “Rice, Bahia’da Afrika Turizmini değerlendiriyor” ve “Amorim ve Condi hata yapıyor”

O Globo on Line – Brezilya TV Kanalının web sitesi. “Condoleezza: Sınırlar, “saklanma yerleri” değildir”.

El Mercurio – Şili’den bir gazete. “Bugün ülkeye gelecek olan Rice, Şili hükümetiyle görüşmesinde, Kosova’ya barış gücü için asker yollanması talebinde bulunacak.”

Cronica Digital – Şili’den bir haber sitesi. ” Havuç ve Sopa politikası: Condoleezza Rice’ın Şili Gündemi.”

Condoleeza Rice, bizzat şu soruları cevaplamalıdır: Küba tarafından yollanan bombalarla kaç Amerikalı öldürülmüştür? Bir tek tuğla dahi zarar görmüş müdür ülkemizden giden bir bombayla? Niye adımız o çok saçma terörist ülkeler listesinde yer alıyor? O liste ki bugün Venezuela’yı da içine almak istiyor. Ülkemize karşı terör uygulayanlar kim? Yolcu uçaklarını havada patlatan, sabotaj eylemlerinde bulunan, paralı askerlerle işgale soyunan, bombalar ve savaşlarla etrafa tehditler savuran, ekonomik abluka ile binlerce yaşama ve yüz milyarlarca dolarlık zarara yol açanlar kim?

“Irakta, bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Amerika Birleşik Devletleri, kendi demokrasisini ve imparatorluğunu korumak için 500 milyon nüfuslu Latin Amerika’da kaç kişinin ölmesini öneriyor?

Şu bir gerçek ki, Bush ve şürekası, dış politikada, 1972’de görevinden ayrılan Nixon’dan dahi daha beter bir kapana kısılmıştır. Irak’taki kanlı savaş ile buna karşı olan ABD halkı, tüm bunlar çelişkilerle dolu bir tabloyu ortaya koymaktadır: ABD’nin bozulan imajı ve hammadde arayışıyla başlatılan savaşları durdurmanın imkansızlığı; dolar ve altının değeri, paradaki devalüasyon ve enflasyon, tüketimi özendirme ile tüketiciyi satın alma gücünden yoksun bırakma, etanol üretimi ile dünyadaki açlık, faşist yöntemler ile demokrasi demagojisi, işkence ve gizli hapishaneler ile insan hakları, çevre kirliliği ile nesli tükenen türlerin hayatta kalma hakkı, bilimin, sağlığın gelişimine katkıları ile aynı bilimin insanlığı kitlesel olarak ortadan kaldırmak ya da değersizleştirmek için kullanılması, beyin göçü ile az gelişmişlik kıskacındaki yoksul ülkeler, petrol fiyatları ile artan enerji israfı, Kasım seçimleri ile sınırlarda ölen Latinoların sayısındaki artış…

Bu liste uzatılabilir. Bu, özünde, yaşam ile ölüm arasındaki çelişkidir.

Bugün, 16 Mart Pazar günü, Juventud Rebelde’de yayınlanan belgeler üzerinden dün akşam (Cumartesi) hangi muhabirlerin haber yaptığını okuyabiliriz.

Açık bir biçimde görülmektedir ki, hiçbir kapitalist haber ajansı, FARC liderini öldürüp parmaklarını keserek başsavcılık tarafından önerilen 2.6 milyar dolarlık ödüle sahip olmaya çalışan eski bir gerilla olan Pedro Pablo Montoya hakkında tek bir kelime yazmamıştır. Bu kişi, muhtemelen Yankiler tarafından sızdırılan bir ajandı. Bu konu, etik sonuçları açısından oldukça büyük bir tartışmaya yol açmıştır.

Condoleeza Moskova’ya gidiyor. Bush, Nisan ayının ilk günlerinde Ukrayna ve Bükreş yolculuğa hazırlanıyor ve gezisini Sırbistan’ın komşusu Hırvatistan’da bitirecek. Hatırlanacağı gibi çok kısa bir zaman önce, hem kültürel değerler hem de maddi kaynaklar açısından Sırbistan için yaşamsal önem taşıyan Kosova Bölgesi, emperyalist bir planla ülkeden koparılmıştı.

McCain, sekizinci kez Irak’a adım attı. Ziyaretin amacı, Bush’un şimdiden 3 trilyon dolara, milyonlarca masum insanın yaşamına, bir o kadarının yerlerinden edilmesine, pek çok Amerikalının ölmesine ya da sakat kalmasına mâl olan savaşına destek vermek.

Emperyalist liderler ve yetkililer, büyük bir iştahla çevrelerindeki herkesi vahşi güçlerinden aldıkları güvenle tehdit etmeye kalkışıyorlar. Ancak, ABD imparatorluğu kalıcı değildir. Bununla beraber kolay vazgeçmeyecektir; kana susamıştır. Biz onun gerçek yüzünü teşhir etmeye, kararlıyız.

Fidel Castro Ruz

16 Mart 2008, 18:15

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Cennetteki Bush (Birinci bölüm)

Bu makalede, çeşitli kaynaklardan elde ettiğim haberlerin üzerinden geçeceğim. Bunların arasında çeşitli uluslararası haber kaynakları -herhangi birisini kesin bilgi kaynağı olarak tanıtmaksızın, verilen haberleri aynen yansıtmaya çalışıyorum- kitaplar, belgeler, internet kaynakları ve hatta ayrıntılı bilgi kaynaklarına yönlendirilmiş sorular yer alıyor.

Ortada büyük bir koşturmaca ve telaş var. Sanki çılgın bir evin içinde yaşıyor gibiyiz. Artık herkes tarafından iyi bilinen karakterlerimiz, telaş dolu ziyaretlerine devam ediyorlar.

Brezilya ve Şili’yi ziyaretinden sonra Condoleezza, yeni devlet başkanının ağzını aramak için Moskova’ya uçtu. Onun aklını okumak istiyor. Pentagon’un şefiyle seyahat ediyor. “Şubat ayındaki düşüşün ardından, yerinden çıkmış bir kolla, kırık bir kolla, yeterince dişli bir taraf olamazdım.” Bu tipik bir Yanki şakasıdır. Bunun onurlu Rus insanı üzerindeki etkisini tahmin edebiliyorsunuz. Bu halk ki, yaşam alanı talebiyle üzerilerine yürüyen Nazi sürüleriyle mücadelede verdikleri milyonlarca kaybın acısını hala üzerinde taşımaktadır. Nazi sürülerinin yaşam alanı talebi günümüzde, ucuz petrol, hammadde ve güvenli pazar anlamına gelmektedir.

McCain ve Cheney’nin Bağdat’taki maceralarını öğrenmiş bulunuyoruz. Bunlardan birisi devletin başına geçmek istemektedir, diğeri çoktan devlet başkan yardımcılığını almış ve patronundan daha fazla yetkiyi elinde toparlamıştır. Her ikisi de, en beklenmedik ve zorlu hesapların ortasına düşmüştür. İki günden az bir süreyi bu ziyarete ayırmışlardır. Bu süre, tüm dünyayı kötülük senaryolarına boğmak için yeter de artar bile.

Bush, altın ve petrol fiyatlarının fırladığı anlarda, Washington’da söylevler veriyordu.

Cheney hiç durmadı. Umman Sultanlığı için (2005 yılında günde 744 bin, 2004’te de 780 bin varil petrol) acele ediyordu. Geçen yıl Umman, petrol üretimini günde 900 bin varile, gaz üretimini de 70 ile 80 milyon metreküpe çıkarmak için 10 milyar dolarlık yatırım planını açıkladı. Bu, Sultanlık yetkililerinin 15 Ocak 2007 yılında sundukları raporun özünü oluşturuyordu.

Cheney, ailesi ile birlikte, SUltan’ın yatı “Kingfish 1” ile Umman ve İran arasında balık avına çıktı. Ne de gözüpek! Nobel ödülleri, bu gibi süper cesur insanlara verilmeli. Onlar ki, görkemli bir öğle yemeğinde boğazlarına kılçık takılıp ölme riskini göze alabilmektedir. Ne yazık ki, bu lüks yatın sahibinin orada olmayışı, kahramanın partisini berbat etti.

McCain de durmadı. Helikoptere atladı ve İsrail askerlerinin bir yandan Filistinli liderleri takip ederken, bir yandan da kadınları, gençleri ve çocukları vurmaya devam ettiği Batı Şeria’da keşif turu yaptı. Cumhuriyetçi aday, bu konuda tam bir uzman.

Kudüs ziyaretinde, Kudüs’ü bir bütün olarak İsrail’in başkenti olarak ilk tanıyanın kendisi olacağına söz verdi. Bunları söylerken, İsrail’den, yani ABD ve Avrupa’nın gelişmiş bir nükleer güç haline getirdiği, uydudan yönlendirilen füzeleri 5 bin kilometre mesafedeki Moskova’yı birkaç dakikada vurabilecek güçte bir ülkeden bahsediyoruz.

Ülkesinin başkanının önüne çıkıp dünyanın ne denli mutlu olduğunu açıklamadan önce, Cheney’nin ziyaret etmeyeceği petrol ya da doğalgaz üreticisi ülke yoktur.

Bush, ayın 17’sinde bir vesileyle konuşma yapar, sonra ayın 18’inde bir başka vesileyle konuşur ve 19’unda da bu fantastik savaşın başlangıcını anmak için yapar konuşmasını. Küba, bekleneceği üzere, onun küfürbaz konuşmalarının odağında yer almaktan kurtulamamıştır.

Emperyalizm tarafından yaratılan kaosun ortasında, savaşlar, birbirlerinden ayırt edilmesi mümkün olmayan yardımcı roller üstlenirler. Irak savaşının başlangıcından bu yana 5 yıl geçti. Konuyu derinlemesine düşününler, bu savaştan ne kadar insanın zarar gördüğünü tahmin edebilmiş ve bu savaşın trilyon dolarları bulan maliyetini hesap edebilmişlerdir. 4 bin asker yaşamını kaybetti, ayrıca ölen her bir askere karşılık savaşın bir bedeli olarak 30 asker de yaralandı. Beyaz fosfor ve misket bombaları bu savaşın günlük besin kaynaklarını oluşturdu. Her şey bir şekilde varlığını sürdürdü, bir tek yaşam dışında.

Cheney ve McCain birbirleriyle rekabet ediyorlar; bunlardan biri yaratığın gerçek, diğeri de üvey babası olarak karşımızda. Her ikisi de Devletin başlarıyla bir araya geliyor ve net politikalara sahipler: Petrol ve gaz üretimi Yankinin teknolojisini, katkısını ve silahlarını kullanarak arttırılmalıdır. Yankinin askeri üslerine izin verilmelidir.

McCain, Kudüs’ten sonra, Gordon Brown ile görüşmek üzere Londra’ya uçtu. Bundan önce, Ürdün’deki bir konuşmasında bir hata yaptı ve bir Şii ülkesi olan İran’ın, Sünni bir örgüt olan El Kaide’yi eğittiğini iddia etti. Şii yada Sünni, bunların hepsi onun için bir ve üstelik hatasından dolayı özür bile dilemiyor.

Cheney, Afganistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. NATO ve Yankilerin başlattığı savaş, bu ülkeyi dünyanın en büyük afyon üreticisi haline getirdi. Sovyetler Birliği, kendini burada yıpratmış ve benzer bir savaşın ortasına düşmüştü. Bush, NATO’yu da arkasına alarak, ilk saldırısını buraya yapmıştı.

Tüm bunları, iki toplantının gerçekleşmesi için yapıyorlar: Biri terörizme karşı savaşı tartışmak için diğeri de NATO’yu toplamak için.

Bir konu gayet açık: BM Genel Sekreteri, Ban Ki-mun, ve NATO Üst Düzey Yetkilisi Jaap de Hoop Scheffer, Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile 1, 2 ve 3 Nisan tarihlerinde, Bükreş’te düzenlenecek Trans-Atlantik Forumu dolayısıyla bir araya gelecekler. Aynı zamanda, ABD Alman Marshall Vakfı (GMF), Romanya Dışişleri Bakanlığı ve Chatham House tarafından düzenlenecek bir konferansta, çok sayıda strateji uzmanı, siyasetçi, NATO’nun en hayati ihtiyaçlarını değerlendirecekler. GMF başkanına göre, toplantıya 9 devlet başkanı, 24 başbakan ve bakanlar ve Avrupa ve Amerika’daki araştırma enstitülerinin başkanları katılacak. Bu bileşim, Tito’nun Yugoslavya’sını parçalayan, Kosova’daki savaşın mimarı Kuzey Atlantik Paktı’nı, yani NATO’yu meydana getirmektedir. Her hangi bir kişi, bu saydıklarımızın Yanki emperyalizminin çıkarlarıyla olan benzerliğini tam bir tesadüf sanabilir. Ancak, Balkanlardaki durum, füze savar sistemi, enerji takviyesi ve silahların kontrolü, tüm bunlar onlar için kaçınılmaz meselelerdir.

Bush, sahip olduğu ana karakter rolünü oynamak istediğinden, buna uyacak bir programı çoktan hazırlamıştı. Karadeniz’deki Neptun kentinde Romanya Devlet Başkanı Traian Basescu ile konferansın öncesinde bir araya gelecek. Artı değer ve kan üreten insanlığın kaderi bu kişilerin ellerinde.

(Yarın ikinci bölümüyle devam edecek.)

Fidel Castro Ruz

22 Mart 2008

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Cennetteki Bush (İkinci bölüm)

Bu makalede, çeşitli kaynaklardan elde ettiğim haberlerin üzerinden geçeceğim. Bunların arasında çeşitli uluslararası haber kaynakları -herhangi birisini kesin bilgi kaynağı olarak tanıtmaksızın, verilen haberleri aynen yansıtmaya çalışıyorum- kitaplar, belgeler, internet kaynakları ve hatta ayrıntılı bilgi kaynaklarına yönlendirilmiş sorular yer alıyor.

Ortada büyük bir koşturmaca ve telaş var. Sanki çılgın bir evin içinde yaşıyor gibiyiz. Artık herkes tarafından iyi bilinen karakterlerimiz, telaş dolu ziyaretlerine devam ediyorlar.

Brezilya ve Şili’yi ziyaretinden sonra Condoleezza, yeni devlet başkanının ağzını aramak için Moskova’ya uçtu. Onun aklını okumak istiyor. Pentagon’un şefiyle seyahat ediyor. “Şubat ayındaki düşüşün ardından, yerinden çıkmış bir kolla, kırık bir kolla, yeterince dişli bir taraf olamazdım.” Bu tipik bir Yanki şakasıdır. Bunun onurlu Rus insanı üzerindeki etkisini tahmin edebiliyorsunuz. Bu halk ki, yaşam alanı talebiyle üzerilerine yürüyen Nazi sürüleriyle mücadelede verdikleri milyonlarca kaybın acısını hala üzerinde taşımaktadır. Nazi sürülerinin yaşam alanı talebi günümüzde, ucuz petrol, hammadde ve güvenli pazar anlamına gelmektedir.

McCain ve Cheney’nin Bağdat’taki maceralarını öğrenmiş bulunuyoruz. Bunlardan birisi devletin başına geçmek istemektedir, diğeri çoktan devlet başkan yardımcılığını almış ve patronundan daha fazla yetkiyi elinde toparlamıştır. Her ikisi de, en beklenmedik ve zorlu hesapların ortasına düşmüştür. İki günden az bir süreyi bu ziyarete ayırmışlardır. Bu süre, tüm dünyayı kötülük senaryolarına boğmak için yeter de artar bile.

Bush, altın ve petrol fiyatlarının fırladığı anlarda, Washington’da söylevler veriyordu.

Cheney hiç durmadı. Umman Sultanlığı için (2005 yılında günde 744 bin, 2004’te de 780 bin varil petrol) acele ediyordu. Geçen yıl Umman, petrol üretimini günde 900 bin varile, gaz üretimini de 70 ile 80 milyon metreküpe çıkarmak için 10 milyar dolarlık yatırım planını açıkladı. Bu, Sultanlık yetkililerinin 15 Ocak 2007 yılında sundukları raporun özünü oluşturuyordu.

Cheney, ailesi ile birlikte, SUltan’ın yatı “Kingfish 1” ile Umman ve İran arasında balık avına çıktı. Ne de gözüpek! Nobel ödülleri, bu gibi süper cesur insanlara verilmeli. Onlar ki, görkemli bir öğle yemeğinde boğazlarına kılçık takılıp ölme riskini göze alabilmektedir. Ne yazık ki, bu lüks yatın sahibinin orada olmayışı, kahramanın partisini berbat etti.

McCain de durmadı. Helikoptere atladı ve İsrail askerlerinin bir yandan Filistinli liderleri takip ederken, bir yandan da kadınları, gençleri ve çocukları vurmaya devam ettiği Batı Şeria’da keşif turu yaptı. Cumhuriyetçi aday, bu konuda tam bir uzman.

Kudüs ziyaretinde, Kudüs’ü bir bütün olarak İsrail’in başkenti olarak ilk tanıyanın kendisi olacağına söz verdi. Bunları söylerken, İsrail’den, yani ABD ve Avrupa’nın gelişmiş bir nükleer güç haline getirdiği, uydudan yönlendirilen füzeleri 5 bin kilometre mesafedeki Moskova’yı birkaç dakikada vurabilecek güçte bir ülkeden bahsediyoruz.

Ülkesinin başkanının önüne çıkıp dünyanın ne denli mutlu olduğunu açıklamadan önce, Cheney’nin ziyaret etmeyeceği petrol ya da doğalgaz üreticisi ülke yoktur.

Bush, ayın 17’sinde bir vesileyle konuşma yapar, sonra ayın 18’inde bir başka vesileyle konuşur ve 19’unda da bu fantastik savaşın başlangıcını anmak için yapar konuşmasını. Küba, bekleneceği üzere, onun küfürbaz konuşmalarının odağında yer almaktan kurtulamamıştır.

Emperyalizm tarafından yaratılan kaosun ortasında, savaşlar, birbirlerinden ayırt edilmesi mümkün olmayan yardımcı roller üstlenirler. Irak savaşının başlangıcından bu yana 5 yıl geçti. Konuyu derinlemesine düşününler, bu savaştan ne kadar insanın zarar gördüğünü tahmin edebilmiş ve bu savaşın trilyon dolarları bulan maliyetini hesap edebilmişlerdir. 4 bin asker yaşamını kaybetti, ayrıca ölen her bir askere karşılık savaşın bir bedeli olarak 30 asker de yaralandı. Beyaz fosfor ve misket bombaları bu savaşın günlük besin kaynaklarını oluşturdu. Her şey bir şekilde varlığını sürdürdü, bir tek yaşam dışında.

Cheney ve McCain birbirleriyle rekabet ediyorlar; bunlardan biri yaratığın gerçek, diğeri de üvey babası olarak karşımızda. Her ikisi de Devletin başlarıyla bir araya geliyor ve net politikalara sahipler: Petrol ve gaz üretimi Yankinin teknolojisini, katkısını ve silahlarını kullanarak arttırılmalıdır. Yankinin askeri üslerine izin verilmelidir.

McCain, Kudüs’ten sonra, Gordon Brown ile görüşmek üzere Londra’ya uçtu. Bundan önce, Ürdün’deki bir konuşmasında bir hata yaptı ve bir Şii ülkesi olan İran’ın, Sünni bir örgüt olan El Kaide’yi eğittiğini iddia etti. Şii yada Sünni, bunların hepsi onun için bir ve üstelik hatasından dolayı özür bile dilemiyor.

Cheney, Afganistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. NATO ve Yankilerin başlattığı savaş, bu ülkeyi dünyanın en büyük afyon üreticisi haline getirdi. Sovyetler Birliği, kendini burada yıpratmış ve benzer bir savaşın ortasına düşmüştü. Bush, NATO’yu da arkasına alarak, ilk saldırısını buraya yapmıştı.

Tüm bunları, iki toplantının gerçekleşmesi için yapıyorlar: Biri terörizme karşı savaşı tartışmak için diğeri de NATO’yu toplamak için.

Bir konu gayet açık: BM Genel Sekreteri, Ban Ki-mun, ve NATO Üst Düzey Yetkilisi Jaap de Hoop Scheffer, Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile 1, 2 ve 3 Nisan tarihlerinde, Bükreş’te düzenlenecek Trans-Atlantik Forumu dolayısıyla bir araya gelecekler. Aynı zamanda, ABD Alman Marshall Vakfı (GMF), Romanya Dışişleri Bakanlığı ve Chatham House tarafından düzenlenecek bir konferansta, çok sayıda strateji uzmanı, siyasetçi, NATO’nun en hayati ihtiyaçlarını değerlendirecekler. GMF başkanına göre, toplantıya 9 devlet başkanı, 24 başbakan ve bakanlar ve Avrupa ve Amerika’daki araştırma enstitülerinin başkanları katılacak. Bu bileşim, Tito’nun Yugoslavya’sını parçalayan, Kosova’daki savaşın mimarı Kuzey Atlantik Paktı’nı, yani NATO’yu meydana getirmektedir. Her hangi bir kişi, bu saydıklarımızın Yanki emperyalizminin çıkarlarıyla olan benzerliğini tam bir tesadüf sanabilir. Ancak, Balkanlardaki durum, füze savar sistemi, enerji takviyesi ve silahların kontrolü, tüm bunlar onlar için kaçınılmaz meselelerdir.

Bush, sahip olduğu ana karakter rolünü oynamak istediğinden, buna uyacak bir programı çoktan hazırlamıştı. Karadeniz’deki Neptun kentinde Romanya Devlet Başkanı Traian Basescu ile konferansın öncesinde bir araya gelecek. Artı değer ve kan üreten insanlığın kaderi bu kişilerin ellerinde.

(Yarın ikinci bölümüyle devam edecek.)

Fidel Castro Ruz

22 Mart 2008

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Çin’in Zaferi (Birinci bölüm)

Bazı temel tarihi bilgiler olmadan ele alacağım konuyu anlamak mümkün değil.

Avrupa’da insanlar Çin’den haberdar. 1298 sonbaharında Marco Polo Cathay olarak adlandırdığı inanılmaz bir ülke hakkında hikayeler anlattı. Akıllı ve cesur bir denizci olan Columbus, Yunanlıların Dünya’nın yuvarlak olduğu konusundaki bilgilerinden haberdardı. Kendi görüşleri yolunun bu teorilerle kesişmesine yol açtı. Avrupa’da yola çıkarak Uzak Doğu’ya batıdan deniz yoluyla gitme planı yaptı, ama mesafeyi hesaplarken fazla iyimser davranmıştı ve asıl mesafe bu hesaptan birkaç kat fazlaydı. Bu kıta, Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında hiç beklenmedik bir şekilde yolunun üzerinde belirivermişti. Macellan onun tasarladığı yolculuğu tamamlayacaktı, ancak Avrupa’ya ulaşmadan hayatını kaybetti. Yine de yolculukta toplanan baharatlar para getirdi ve birkaç gemiyle başlayan ancak tek birinin geri döndüğü yolculuk ileride kazanılacak büyük kârlar için bir başlangıçtı.

O günlerden beri dünya daha hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Kölelikten toprak köleliğine kadar eski sömürü şekilleri kendini tekrar ediyor. Eski ve yeni dini inançlar dünyaya yayılıyor.

Kültürlerin ve olayların kaynaşması, teknik gelişmeler ve bilimsel buluşlarla birlikte bugünün dünyasının ortaya çıkmasına yol açıyor. Tüm bunlar, geçmişteki örnekleri az da olsa bilmeden anlaşılamaz.

Uluslararası ticaret, tüm avantaj ve dezavantajlarıyla İspanya İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeci güçler tarafından dayatıldı. Başta İngiltere olmak üzere bu güçler, Asya’nın güneybatısını, güneyini ve güneydoğusunu, Endonezya’yı, Avustralya’yı ve Yeni Zelanda’da kontrol sağlayarak hakimiyetini zorla genişletti. Sömürgeciler otoritelerini devasa toprakları olan, eski bir kültüre, harika doğal ve kaynaklara ve insanlara sahip Çin’e dayatmayı başaramadılar.

Avrupa ve Çin arasında doğrudan ticaret, 16’ncı yüzyılda Portekiz’in Hindistan’da Goa’da, Çin’in güneyindeyse Macao’da ticari bölge oluşturmasıyla başladı.

İspanya’nın Filipinler’deki kontrolü, bu büyük Asya ülkesiyle alışverişi daha da hızlandırdı. Ülkeyi yöneten Çin hanedanlığı, yabancı ülkelerle yapılan bu olumsuz ticari faaliyeti mümkün olduğunca sınırlandırmaya çalıştı. Sadece bugün Guangzhou olarak adlandırılan Kanton limanından ticaret yapılmasına izin verildi. Büyük Britanya ve İspanya, İngiliz mallarının büyük kentlerde üretilmesi ve New York’tan gelen İspanyol ürünlerinin Çin’de gerekli olmaması nedeniyle Asya ülkelerindeki bu düşük talep sonucu büyük açık yaşadı. Her ikisi de afyon satışına giriştiler.

Büyük çaptaki afyon ticareti ilk başta Endonezya’nın Cakarta kenti üzerinden Hollanda hakimiyetinde başladı. İngilizler elde edilen kârların yüzde 400’e yakın olduğunu gördüler. Onların her biri 70 kilo ağırlığındaki sandıklarla yapılan afyon ihracatı 1730’da 15 tondan 1773’te 75 bin tona ulaştı. Bu sandıklarla porselen, ipek, baharat ve Çin çayı götürdüler. Avrupa, Çin mallarını almak için altın değil afyon kullandı.

Çin’deki afyon ticaretinin önlenemeyen şekilde kötüye kullanılmasına karşı 1830 baharında İmparator Daoguang imparatorluk yetkilisi Lin Hse Zu’ya bu belayla savaşmasını ve 20 bin sandık dolusu afyonun ortadan kaldırılmasını emretti. Lin Hse Zu da yazdığı mektupta Kraliçe Victoria’dan uluslararası standartlara saygı gösterilmesini ve zehirli maddelerin ticaretini yasaklamasını istedi.

İngiltere’nin yanıtı Afyon Savaşları oldu. İlki 1839’dan 1942’ye kadar üç yıl sürdü. İkincisiyse 1856’dan 1860’a kadar dört yıl boyunca devam etti. Bu savaşlar Anglo-Çin Savaşları olarak da bilinir.

Birleşik Krallık Çin’i bazı limanları yabancı ticarete açmaya ve Hong Kong’un devretmeye mecbur kılan adaletsiz anlaşmaları imzalamaya zorladı. Bazı ülkeler de İngiltere’yi takip ederek alışverişle ilgili eşitsiz şartları dayattılar.

Bu aşağılama, 1850-1864 yılları arasındaki Taiping İsyanı’nın, 1899-1901 arasında yaşanan Boxer İsyanı’nın ve son olarak 1911’de dış güçlere karşı güçsüz olmaları gibi çeşitli nedenlerden dolayı Çin’de desteğini yitiren Çin Hanedanlığı’nın devrilişinin önünü açtı.

Peki Japonya’da neler oldu?

Bölgedeki diğer ülkeler gibi eski bir kültüre ve çalışkan insanlara sahip bu ülke, “batı medeniyetine” direndi ve 200 yıldan uzun süre, diğer nedenlerle birlikte kaotik iç yönetimin de etkisiyle dış ticarete kapılarını sıkıca kapattı.

Dört küçük savaş gemisiyle yapılan keşif gezisinin ardından Tuğamiral Matthew Perry komutasındaki ABD donanma birliği, 1854’te bu gemilerin teknolojisi karşısında savunmasız olan bir Japon kentini bombalamakla tehdit etti. Sonuçta Amerikalılar, Japon şogunları (savaşçıları) İmparator asına Kanagava Anlaşması’nı 31 Mart 1854’te imzalamaya zorladı. Böylece kapitalist ticaret ve batı teknolojisi Japonya’ya giriş yaptı. O dönemde Avrupalılar Japonların bu alandaki kapasitelerinin henüz farkında değillerdi.

Yankilerle birlikte Rus İmparatorluğu’ndan temsilciler de, sonradan 18 Ekim 1867’de Alaska’yı sattıkları ABD’nin Japonya’yla ticarette önlerine geçecekleri korkusuyla Uzak Doğu’ya gittiler. Büyük Britanya ve Avrupa’daki diğer sömürgeci ülkeler de aynı niyetle hızla ülkeye akın ettiler.

ABD’nin 1847’deki müdahalesi sırasında Perry Meksika’nın farklı bölgelerini işgal etmişti. Savaşın sonunda ülke, o dönemde işgalcilerin asıl amacının petrol değil altın ve genişlemek için toprak olmasına karşın, başta büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarının olduğu bölgeler olmak üzere topraklarının yüzde 50’sinden fazlasını kaybetti.

İlk Çin-Japon Savaşı 1 Ağustos 1894’te resmen ilan edildi. O dönemde Japonya, Çin’e bağımlı durumdaki Kore’yi istiyordu. Daha gelişmiş silah ve teknolojiyle Çin güçlerini Seul ve Pyongang yakınlarında yapılan savaşlarda yenilgiye uğrattı. Bu askeri başarılar daha sonra Çin topraklarına girişlerinin de önünü açtı. Alu Nehri’ndeki haliçte ve Weihaiwei Donanma Üssü’nde, Japon topları Liaodong Yarımadası’ndan gelen kara saldırısıyla ne olduğunu anlayamayan ülkenin donanmasını yerle bir etti.

Hanedanlık barış istemek zorunda kaldı. Savaşa son veren Shimonoseki Anlaşması, Nisan 1985’te imzalandı. Çin, Tayvan, Liaodong Yarımadası ve Pescadores Adaları’nı “sonsuza kadar” Japonya’ya vermeye zorlandı. Çin ayrıca savaş tazminatı olarak 200 milyon kilo gümüş ödemek ve dört limanını dışarıya açmak zorunda kaldı. Kendi çıkarlarını savunan Rusya, Fransa ve Almanya da, Japonya’yı Liaodong Yarımadası’nı ve 30 milyon kilo geri vermeye zorladı.

İkinci Çin-Japon Savaşı’na girmeden önce, tarihi açıdan iki kat daha önemli olan, 1904-1905 yılları arasındaki bir diğer askeri olaydan bahsetmeden geçemem.

Biraz önce bahsettiğim üzere Çin’le ilk savaşını veren Japonya, Batı tarafından dünyayı parçalamak üzere dayatılan silahlı uygarlığa ve savaşlara adım atmaya zorlandıktan sonra donanma gücünü o kadar arttırdı ki, Rus İmparatorluğu’na şiddetli bir saldırı düzenleyebilecek duruma geldi. Rusya’da on yıl önce Minsk’te Ekim Devrimi’ni başlatacak Parti’yi kuran Lenin’in o dönemdeki faaliyetleri sonucu devrimin belirtileri kendini göstermeye başlamıştı.

Japonya, 10 Ağustos 1904’te önceden uyarmadan Rusya’nın Şandong’taki Pasifik Donanması’na saldırdı. Saldırı sonucu paniğe kapılan Rus Çarı İkinci Nikolas, Batlık Donanması’nın Uzak Doğu’ya doğru yola çıkmasını emretti. Uzak mesafeye doğru yolculuğunda donanmanın ihtiyaç duyacağı sevkıyatları yerine getirmesi amacıyla çok sayıda yük gemiyle anlaşma yapıldı. Kömür transferindeki operasyonlardan biri, diplomatik baskılar nedeniyle açık denizde gerçekleşmek zorunda kaldı.

Ruslar, Çin’in güneyine girdikten sonra donanmanın faaliyetleri için tek uygun liman olan Vladivostok’a doğru ilerledi. Buraya ulaşmak için üç yol vardı. En iyi seçenek Zuşima yönüydü Diğer iki yol ise Japonya’nın doğusuna doğru gitmeyi gerektiriyordu ve gemilerle mürettebatın zarar görmesi açısından büyük risk taşıyordu. Japon amiral de aynı fikirdeydi. Bu nedenle ilk seçenekle ilgili plan yaptı ve gemilerini Japon donanmasının U dönüşü yaptıktan sonra, başta kruvazörler olmak üzere, düşman gemilerinin 6 bin metre yakınından geçen çok sayıdaki savaş gemisini de içine alacakları şekilde konumlandırdı. Bu gemiler, top kullanma konusunda iyi bir eğitimden geçmiş olan personelin bulunduğu Japon kruvazörlere de ulaşabilecek mesafedeydi. Yolun uzun olması nedeniyle Rus savaş gemileri, 16 deniz mili hızla giden Japon gemilerine oranla daha yavaş bir şekilde, 8 deniz mili hızla yol alıyordu.

27-28 Mayıs 1905’te meydana gelen bu çarpışma Zuşima Savaşı olarak bilinir.

Bir tarafta 11 savaş gemisi ve 8 kruvazörle Rus İmparatorluğu.

Donanma Amirali: Zinoviy Rozdestvenski.

Kayıplar: 4 bin 380 kişi öldü, 5 bin 917 kişi yaralandı, 21 gemi battı, 7 kişi tutsak alındı ve 6’sı işe yaramaz halde iade edildi.

Diğer tarafta 4 savaş gemisi ve 27 kruvazöre sahip Japon İmparatorluğu.

Donanma Amirali: Heiçaçiro Togo.

Kayıplar: 117 kişi öldü, 583 kişi yaralandı ve 3 torpido gemisi battı.

Baltık Donanması yok edildi. Napoleon bu olayı “Denizdeki Austerlitz” olarak nitelendirirdi. Herkes bu dramatik olayın Rusların geleneksel gurur ve yurtseverliklerini ciddi biçimde yaraladığını tahmin edebilir.

Savaştan sonra Japonya, Büyük Britanya, Almanya ve ABD’yle rekabet edebilecek çok daha fazla korkulan bir donanma gücü haline geldi.

İlerleyen yıllarda Japonya, temel silah olarak savaş gemisi anlayışına eski itibarını yeniden kazandırdı. Daha sonra Japon tersanelerinde yenilerini yapmak amacıyla bir İngiliz gemi ustasına özel bir kruvazör yapması için para ödedi. Daha sonra diğer ülkelerin sahip olduğu gemilerden çok daha güçlü ve iyi savaş gemileri yaptılar.

Yeryüzünde Japonların1930’lardaki savaş gemisi tasarımları konusunda onların donanma mühendisliğiyle yarışabilecek başka bir ülke yoktur.

Bu durum, onların başlıca rakipleri olan ABD’yi, Tuğamiral Perry’nin savaşmak üzere yola çıktığı yerde saldırdığı büyük olayın nedenlerini açıklamaktadır.

Bu konuya yarın devam edeceğim.

Fidel Castro Ruz

30 Mart 2008, 19:35

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Çin’in Zaferi (İkinci bölüm)

1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Çin, Müttefikler ile birlikte saf tuttu. Buna karşılık Çin’e, o sırada Almanların idaresindeki Şandong bölgesinin savaştan sonra iade edileceği vaat edildi. Ancak Versay Anlaşması -ABD Başkanı Woodrow Wilson’un dosta düşmana dayatması ile- imzalandığında, Alman kolonileri Çin’e teslim edilmek yerine Japonya’ya verildi. Nitekim Japonya, Çin’de daha güçlü bir müttefikti.

Bunu protesto etmek üzere 4 Mayıs 1919’da Tiananmen Meydanı’nda binlerce öğrenci toplandı. İşte Çin’in milliyetçi hareketi de burada doğmuş oldu. “4 Mayıs” adı verilen bu hareket, küçük ve “ulusal” burjuvazinin yanı sıra işçi ve köylüleri de tek bir koalisyon çatısı altında topluyordu.

Kuomintang, yani Çin Milliyetçi Partisi’nin kuruluşu, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki ulusalcı akımları daha da güçlendirmişti. Bu partiye Dr. Sun Yat-sen önderlik ediyordu. Sun, ilerici bir aydın, Ekim Devrimi’nin etkisinde kalmış ve bu devrimle partisinin bağlarını kuvvetlendirmiş bir devrimciydi.

Çin Komünist Partisi (ÇKP) ise 23 Temmuz ila 5 Ağustos 1921’de gerçekleşen bir Kongre’yle kurulmuştu. Lenin bu Kongre’ye Enternasyonal’den temsilciler göndermişti; genç Mao Ze-dung da kurucular arasındaydı.

Komünist hareketin çalışmalarının odağında Çin’in yeniden birleştirilmesi vardı. 1923 ve 1924 yılları arasında ÇKP ve Kuomintang bir araya gelerek Birinci Birleşik Cephe’yi oluşturdular.

Ancak Sun Yat-sen’in 1925’teki ölümünün ardından, Kuomintang’a Çan Kay-şek hakim oldu. Çan, Çin’in güneyi ve özellikle de Şanghay çevresinin kontrolünü ele geçirmeye girişti.

Kay-şek, komünist öğretiye karşıydı. 1927’de Ulusal Devrimci Ordu, sendikalar ve ülkedeki başka toplumsal örgütlenmelerdeki komünistlere karşı geniş çaplı bir katliama girişti. Bu saldırı özellikle de Şanghay’da yoğunlaştı. Kuomintang içindeki sol kanat da büyük darbe yedi.

1932’de Mançurya’nın beş ay süren işgalinin ardından, Japonya burada Mançukuo isimli bir kukla devlet ilan etti. Bu Çin için çok ciddi bir tehditti.

Öte yandan Çan Kay-şek, güney Çin’de yerleşip güç kazanmaya başlamış olan komünistleri kuşatıp yok etmek için beş askeri harekat düzenlemekle meşguldü.

Çan Kay-şek’in 1927’deki hain saldırısından kaçıp Jiangsu ve Fujian eyaletlerinin dağlarına sığınanları toparlayan Mao Ze-dung, kapsamlı bir askerî direniş merkezi oluşturmuştu. Aslolarak partiye bağlı ve iyi örgütlü komünistlerin yer aldığı bu merkez, Çin Sovyet Cumhuriyeti olarak anılmaya başlanmıştı.

1934’te ise, Mao’nun komutanlığında 100 bin Çinli savaşçı, sayıca kendilerinden çok üstün olan Çan Kay-şek’in güçleri karşısında harekete geçtiler ve Çin’in güneyinden kuzeydoğusuna doğru, Uzun Yürüyüş diye tanınacak olan seferi başlattılar. Orta Çin’in çevresinden dolanarak, tam bir yıl boyunca 6 bin kilometre yol kat ederken, bir yandan da neredeyse durmaksızın savaşıyorlardı. Bu eşi görülmemiş zafer Mao’yu ÇKP’nin ve Çin Devrimi’nin tartışmasız lideri yaptı. Marx ve Lenin’in fikirlerini Çin’in siyasi, ekonomik, tabii, coğrafi ve kültürel koşullarına uygulaması da onu parlak bir siyasi ve askeri stratejist olarak öne çıkarıyordu. Onun kurtardığı ülkenin, Çin’in, bugünün dünyasındaki önemi tartışılamaz.

***

7 Temmuz 1937’de İkinci Çin-Japon Savaşı patlak verdi. Savaşa bahane olan olayı Japonya tezgahlamıştı. Pekin’in 10 mil batısındaki bir nehrin üzerinden geçen Marco Polo Köprüsü’nde gerçekleşen bir askeri tören sırasında, bir Japon askeri kayboldu. Nehrin öte yakasındaki Çin Ordusu, askeri kaçırmakla suçlandı ve birkaç saat süren bir çatışma başladı. Çatışma sona erer ermez asker ortaya çıktı. İtham sahteydi, ama Japon komutan saldırı emrini çoktan vermişti. Her zamanki küstah tavrını takınan Tokyo, Çin’den karşılayamayacağı taleplerde bulundu ve en iyi silahlarla donanmış üç ordu birliğini harekete geçirdi. Birkaç hafta içinde Japon ordusu, bugün Bohai adıyla bilinen körfez ile Pekin arasındaki koridoru ele geçirdi.

Japon ordusu, Pekin’de de durmayarak güneye, Çan Kay-şek’in hükümetinin bulunduğu Nanjing’e yöneldi. Burada, modern savaşların en korkunç terör saldırısını gerçekleştirdiler. Nanjing yerle bir edildi, onu da başka şehirler takip etti. On binlerce kadına tecavüz edildi, yüz binlerce insan korkunç yöntemlerle katledildi.

ÇKP bu dönemde ulusal birlik amaçlı ve Japonya’nın planlarını engellemeye dönük mücadelesini öne çıkardı. Nitekim Japonya’nın, bu geniş ülkeyi ve tabii kaynaklarını tamamen ele geçirmek ve 500 milyonu aşkın insanı esir almak istediği artık aşikardı.

Japonya yaşam alanı (“Lebensraum”) arıyordu. Kapitalist ve ırkçı değerlerin bir bileşimi benimsemişti. Bu da faşizmin Japonya sürümüydü.

Japonya Karşıtı Birleşik Cephe aynı yıl içinde, yani 1937’de oluşturuldu. Milliyetçiler (Kuomintang) da tehlikenin farkına varmışlardı. Nitekim Japonya kıyı şehirlerinin çoğunu işgal etmişti. Savaşın sonuna kadar Çin’in kayıpları milyonları bulacaktı.

Komünistler Japon işgal güçlerine karşı destansı bir savaş yürüttüler ve düşmanlarına ciddi kayıplar verdirdiler.

Öte yandan ABD hem komünistleri hem de milliyetçileri destekliyordu. ABD, savaşa girmesinin an meselesi olduğunu hissederek, Çin hükümetine bir gönüllü destek birliği yollamak için izin istedi. Böylelikle “Uçan Kaplanlar” örgütlendi. Emekli Yüzbaşı Lee Chenault, ABD Başkanı F.D.Roosevelt tarafından bu birliğin başına getirildi. Chenault, komünist savaşçıların disiplin, taktik ve verimliliklerine duyduğu hayranlığı saklamayacaktı.

Pearl Harbor’a 1941 Aralık’ında Japonya’nın ani saldırısı karşısında ABD savaşa dahi oldu. Buna karşın savaşın hiçbir noktasında Japonya en iyi askerlerini -sayıları savaşın sonunda bir milyonu bulmasına rağmen- Çin’den çekemedi.

Roosevelt’in halefi olup, Japon sivillerin üzerine nükleer bomba terörünü uygulamasıyla meşhur Truman yönetimi, Çan Kay-şek’i sağ kolu bellemişti. Çan yeniden komünist karşıtı mücadeleye soyundu. Ancak birliklerinin cesareti kırılmıştı ve Çin Halk Ordusu’nun aralıksız ilerleyişi karşısında tutunamadılar.

Savaş böylelikle 1949 Ekim’inde sona erdiğinde, ABD tarafından desteklenen Kuomintang üyeleri Tayvan’a kaçtılar ve bu adada yine ABD desteği ile komünist karşıtı hükümetlerini kurdular.

***

Çin, dünyanın uzak ve karanlık bir köşesi olabilir mi?

Daha Truva’nın kurulmadığı, Yunan şehir devletleri İlyada ve Odysseia’yı, insan zihninin o mükemmel ürünlerini tanımadıkları bir dönemde, Sarı Irmak’ın uzun kıyıları boyunca, nüfusu milyonları bulan bir medeniyet doğmaktaydı.

Çin kültürünün kökleri, İsa’dan 2000 yıl öncesine, Cou Hanedanına uzanır. Bu medeniyetin binlerce şekilden oluşan kendine mahsus yazı bir sistemi vardır. Şekiller genel olarak kelimelere ve biçimbirimlere (“morfem”) -bu modern dilbilimince geliştirilmiş ve pek tanınmayan bir kavramdır- karşılık gelir. Çinli çocukların doğal zekaları ile okulda çözüverdikleri bu dilin esrarı, bizim için bir muammadır.

Çin’de geliştirilip Eski Kıta’nın ancak sonraları edindiği ürünler arasında barut, pusula, ve başka icatlar yer alır. Eğer rüzgarlar, Kolomb’un izlediği rotanın tersi yönünde esiyor olsaydı, belki de Çinliler Avrupa’yı keşfetmiş olacaklardı.

***

2000 yılından beri Tayvan hükümeti, neo-liberal ve emperyalizm yanlısı politikaları Kuomintang’dan da beter bir partinin elinde. Bu parti birleşik Çin ilkesine, yani ÇKP’nin tarihi çizgisine, kuvvetle muhalif. Bu sıkıntılı mesele, sonuçları tahmin bile edilemeyecek bir savaşı tetikleyebilirdi – ve bu ihtimal 1 milyar 300 milyon Çinlinin tepelerinde, Demokles’in kılıcı gibi salınmakta.

Geçtiğimiz 23 Mart’ta Tayvan’da gerçekleşen seçimde, Çan Kay-şek’in siyasi beşiği olmuş olan partinin adayının kazandı. Bu Çin için muhakkak ki hem siyasi hem etik bir zafer oldu. Böylece, neredeyse sekiz yıl boyunca Tavyan hükümetini oluşturan ve şimdi daha da zalimce adımlar atmaya hazırlanan bir parti, hükümetten uzaklaşmış oldu.

Basın ajanslarına göre, beriki parti büyük bir kayıp yaşadı – 17,3 milyon seçmen arasından yalnızca 4,4 milyonunun desteğini alabildi.

Yeni başkan 20 Mayıs’ta göreve başlayacak. Şimdiden “Çin ile bir barış anlaşması imzalayacağız,” açıklamasında bulundu.

Yine ajanslara göre Ma Ying-Jeou, adanın ana ticaret ortağı durumundaki Çin ile bir Ortak Pazar oluşturulması fikrini destekliyor.

Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), bu sorun karşısında başı dik ve ihtiyatlı bir tavır sergiliyor. Pekin Devlet Konseyi’nde konuşan Tavyanlı bir yetkili Ma Ying-Jeou’nun zaferinin “Tavyan nüfusu arasında çok rağbet görmediğini” kanıtladığını ilan etti.

Bu kısa açıklama, çok şey anlatmaktadır.

***

ABD’li muteber tarihçilerin araştırmaları, Çin’in Tibet bölgesinde yaşananları açıkça ortaya koyar.

Kenneth Conboy’un “CIA’nın Tibet’teki Gizli Savaşı” (“The CIA’s Secret War in Tibet”, University Press, Kansas) adlı eserinde ABD komplosu tüm ayrıntılarıyla ortaya dökülmektedir. William Leary, bu çalışmayı “CIA’nın Soğuk Savaş sırasındaki gizli operasyonlarının mükemmel, etkileyici bir incelemesi” diye nitelendiriyor.

İki yüzyıl boyunca hiçbir ülke, Tibet’i bağımsız bir devlet olarak tanımadı. Zira Tibet, Çin’in asli parçalarından biri kabul ediliyordu. 1950’de, yani komünistlerin Çin’deki zaferinin ardından, bunu Tibet’i Çin’in parçası kabul eden gören ilk ülke Hindistan oldu. İngiltere de aynı tutumu benimsedi. ABD ise İkinci Dünya Savaşı’na kadar Tibet’i Çin’in parçası sayıyor ve hata İngiltere’ye Tibet’i tanımaması konusunda baskı yapıyordu. Ancak savaştan sonra, Tibet’i komünizme karşı kullanılabilecek bir dinî karargah olarak kabul ederek, tavırlarını değiştirdiler.

ÇHC Tibet’te toprak reformunu yürürlüğe koyduğunda, buranın ayrıcalıklı sınıfı, mülk ve çıkarlarının tehdit edildiğini fark etti ve reformlara karşı muhalefete girişti. Bu süreç ise 1959’daki silahlı ayaklanmaya yol açtı. Yalnız Tibet’in silahlı başkaldırısı, Guatemala, Küba ve başka ülkelerdeki örneklerden farklıydı, onlar gibi gibi zorlu değildi. Zira, sözünü ettiğimiz araştırmalara göre, Tibet isyanı yıllar boyunca ABD gizli servisleri tarafından hazırlanmıştı.

Bu konuda bir başka kitap ise Mikel Dunham’ın “Buda’nın Savaşçıları” (“Buddha’s Warriors”) adlı eseri. CIA’yı haklı çıkarmaya çalışan bu kitapta, ABD gizli servisinin yüzlerce Tibetliyi nasıl ABD’ye getirdiğini, Tibetli savaşçıları silah kullanmada eğiterek ve onlara paraşütle silah ulaştırarak, bu isyanı nasıl donatıp yönettiği anlatılıyor. Bu isyancılar, zamanın Arap savaşçıları gibi at sırtında hareket ediyorlardı. Kitaba önsöz yazan Dalay Lama, “Her ne kadar Tibetlilerin mücadelelerinin uzun vadeli ve barışçıl bir süreç sonucunda zafere ulaşacağına inansam dahi, bu özgürlük savaşçılarının cesaret ve kararlılıkları bende her zaman hayranlık uyandırmıştır,” diyor.

Dalay Lama – ABD Kongresi’nin Altın Madalyası’na layık görülen, George W. Bush tarafından özgürlükler, demokrasi ve insan hakları yönündeki çabaları için övülen şahsiyet.

Dalay Lama, Afganistan’daki savaş için de “özgürlük savaşı”, Kore Savaşı için “kısmi-özgürlük savaşı” ve Vietnam Savaşı için ise “hataydı” demişti.

***

İnternetten, özellikle de Rebelion isimli siteden topladığım bilgileri burada özetledim. Zaman ve yer darlığı nedeniyle, aktardığım sayfaları belirtemiyorum.

Bugün özellikle de Batılılar arasında Çin korkusundan mustarip olanlar az değildir. Eğitimleri ve kültürleri, onları Çin menşeli her şeyi hor görmeye sevk eder.

Ben daha çocukken insanlar “sarı tehlikeden” söz ediyorlardı. O zamanlar Çin Devrimi ihtimal dahilinde bile değildi. Yani Çin karşıtı hissiyatın kökü aslında ırkçılığa uzanmaktadır.

Emperyalizm niye Çin’i, doğrudan veya dolaylı yollardan, uluslararası planda önemsizleştirme konusunda bu kadar hevesli acaba?

50 yıl evvel, Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olma hakkını, kahramanca elde ettiği o hakkı elinden almak için uğraştılar. Daha sonra, Tiananmen Meydanı’ndaki protestolara yol açan hataları bahane göstererek, Özgürlük Anıtı’nı tanrısallaştırdılar – o anıt ki bugün tüm özgürlükleri reddeden bir “imparatorluk”un simgesi haline gelmiştir.

ÇHC’nin yasaları, ülkenin 55 etnik azınlığının haklarını ve kültürlerini tanımasıyla öne çıkar.

ÇHC aynı zamanda ülkesinin toprak bütünlüğüyle ilgili tüm meselelerde son derece hassastır.

Bugün Çin’e karşı başlatılan kampanya, bu ülkenin haklı başarılarını ve bu yılki Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapacak olan halkını hedef alan bir saldırının habercisidir.

Küba hükümeti, Çin’e karşı Tibet meselesi üzerinden hayata geçirilen kampanya karşısında, Çin’e açık desteğini ilan ettiğini belirtmiştir. Bu da alınması gereken tavırdı. Çin, vatandaşlarının dinî inançlarına saygı gösteren bir ülkedir. Çin’de Müslümanlar, Katolikler, başka Hıristiyan mezheplerinden veya başka dinlerden topluluklar, düzinelerce etnik azınlık bulunuyor ve tüm bu toplulukların hakları Çin anayasasının koruması altında.

Bizim Komünist Parti’mizde, dinî inanç Parti üyesi olmanın önünde engel değildir.

Dalay Lama’nın inanç özgürlüğüne inanıyorum, ama bu, Dalay Lama’ya inanmamı gerektirmiyor.

Çin’in zaferine inanmak için ise birçok nedenim var.

Fidel Castro Ruz

31 Mart 2008, 17:15

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Bush, savaş ve yaşam için umutsuzca verilen mücadele

Gazetemizde 23 Mart’ta yayımlanan “Gökyüzündeki Bush” başlıklı görüşlerimde, Bush’un 2-4 Nisan’da Romanya’nın başkenti Bükreş’te düzenlenen NATO toplantısında eski hilelerine geri döndüğünü yazmıştım.

Avrupa’da önemli olaylar yaşanıyor. Bunları görmezden gelmek, bugünün ikilemlerini görmezden gelmek anlamına gelir. İlerleyen sayfaları okuma sabrı gösterecek okuyucular, bilgi denizinden farklı zamanlarda ve günlerde önemli ye da önemsiz farklı başlıklarda olaylara ışık tutan çeşitli haberleri görecekler.

Yunanistan, 3 Nisan (EFE)
EFE’ye göre Yunan milliyetçiler bugün Makedonya’nın NATO’ya girmesini engellemelerini kutladı. Bunun temelinde Atina ve Üsküp arasında Makedonya’nın ismiyle ilgili 17 yıl öncesine dayanan ve hala çözülemeyen isim tartışması vardır.

Yunan basını bugün askeri örgütün Bükreş’te yapılan toplantısında Makedonya’nın NATO’ya girmesini engelleyen Perşembe günkü veto çağrısının bir başarı olduğu konusunda hemfikirdi.

Washington’un, Makedonya’nın NATO’ya girişinin onaylanması için yaptığı yoğun baskıya vurgu yapan medya, Atina’nın bu baskılara boyun eğmediğini belirterek duyduğu ulusal gururu ifade etti.

Atina’da yayımlanan Avriani gazetesinin attığı başlıkta da belirtildiği üzere Bush’un şantajı işe yaramadı, ancak Kostas Karamanlis Bush’un planlarını veto eden kişi olarak Yunanistan’ın tarihine geçecek.

Bükreş, 4 Nisan (EFE)
EFE, Beyaz Saray’ın müttefiklerin Afganistan’a daha fazla asker gönderme sözü verdiği, ABD’nin Doğu Avrupa’da füze savunma sistemi kurma olanlarını desteklediği ve Ukrayna ile Gürcistan’ın gelecekte Kuzey Atlantik Paktı Örgütü’ne üye olarak kabule edeceğine söz verdikleri zirvenin sonuçlarından memnun olduğunu bildirdi.

Tiran, 3 Nisan (EFE)
EFE’nin makalesine göre Arnavut’taki iktidar NATO’nun örgüte katılmak üzere ülkeye yaptığı daveti sevinçle karşıladı.

Olağanüstü olarak toplanan Arnavutluk Meclisi üyeleri, bugünü “tarihi” olarak nitelendirdi ve Kosova’nın 17 Şubat’taki bağımsızlık ilanı ve Arnavutluk devletinin 1912’de kurulmasından beri yaşanan en önemli gün olarak kabul etti.

Meclis Başkanı Jozefina Topalli Arnavutluk’un NATO’ya üyeliğini destekleyen tüm ülkelere ve özellikle de ABD Başkanı George W. Bush’a teşekkür etti.

Topalli bu günün Arnavutluk’un siyasi dönüşüm sürercinin sonu ve 17 yıllık demokrasi geçmişinde Avro-Transatlantik’e entegrasyonunda bir ilk adım olduğunu belirtti.

Ekonomi Bakanı Genc Ruli de, Arnavutluk’un NATO üyeliğinin daha fazla istikrar ve güvenlik anlamına geldiğini, bunun Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden bir olan ülkeye ihtiyaç duyduğu yabancı sermayeyi getireceğini söyledi.

Arnavutluk başkentinin ana caddeleri NATO ve Arnavutluk bayraklarıyla donatıldı.

Madrid, 4 Nisan (DPA)
Bu makale şu soruyla açılıyor: Dünyanın diğer bölümünden ayrı mı düşmüş? George W. Bush ve diğer liderler hararetli bir şekilde yan tarafta konuşurken, NATO zirvesi masasında boş sandalyelerin ortasında tek başına Jose Luis Rodriguez Zapatero’nun resmi bugünkü büyük İspanyol gazetelerin ilk sayfasındaydı ve İspanya’nın sosyalist hükümetinin dış politikalarıyla ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi.

Gazete, radyo ve televizyondaki tartışma programları, bu tartışmalı fotoğrafı yorumlamanın yanı sıra, Zapatero ve Bush arasında görüşme yapılmadığına işaret ederek, La Moncloa’nın ABD liderinin İspanyol mevkidaşını 9 Mart’ta kazandığı seçim zaferinden dolayı kutlamasını emrivaki olarak nitelendirdiğine dikkat çekti.

Bush’un Zapatero arasındaki ilişkiler, sosyalistlerin Nisan 2004’te seçimlerle iktidara gelişinin hemen ardından Irak’ta konuşlanmış durumdaki 1.300 İspanyol askerini geri çektiği günden beri soğuk ve mesafeli.

ABD ve Bush asla bu konudaki memnuniyetsizliklerini gizlemeye çalışmadı. O günden bu yana iki lider arasında hiçbir ikili görüşme yapılmadı.

Ne Bush İspanya’yı resmi olarak ziyaret etti, ne de Zapatero Beyaz Saray’a gitti. Önceki İspanya Başbakanı muhafazakâr Jose Maria Aznar’la ilişkiler bunun tam tersiydi. Aznar, İngiltere ve ABD’nin İran’ın işgaline yönelik İspanya’nın da desteklediği planları açıkladıkları Azores zirvesinde çekilen bir başka ünlü fotoğraftaki dört yüzden biriydi:

Bush ve Zapatero’nun Bükreş’teki konuşmaları ABD liderinin İspanyol lidere söylediği ve gazetelerin “üç kelimelik karşılaşma” olarak dalga geçtiği “Merhaba, merhaba, tebrikler” ifadesiyle sınırlıydı.

Bükreş 4 Nisan (ANSA)
ANSA, NATO zirvesinin kapanışıyla ilgili yaptığı değerlendirmede ABD Başkanı George W. Bush’un idareyi Rus mevkidaşı Vladimir Putin’e gümüş tabakla sunduğunu yazdı.

Uzmanlara göre ABD Başkanı’nın Fransa lideri Nicolas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un sahneye çıkışıyla aynı döneme gelen veda konuşmaları, Bush’un diğer üyelerin açıkça karşı çıkmasına rağmen Gürcistan ve Ukrayna’nın örgüte hemen üye olmasına yönelik komik ısrarıyla hatırlanacak.

Fransa-Almanya ekseninin Başkan Bush’a karşı rest çekmeye varan Irak’a yönelik eleştirileri artık “Eski Avrupa”da kalmış durumda.

ABD Başkanı Bükreş zirvesinde genel olarak gergin görünüyordu. Diplomatik kaynaklar onu “kaybettiği iddialardan” en azından zirvede vazgeçirmeye çalışan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’la sert bir şekilde tartıştığını bile yazdı.

Bush’un gerginliği, Romanya Devlet Başkanı Traian Basescu’nun yazlık konutunda düzenlediği basın toplantısında ABD’nin ülkeye seyahat etmek isteyen Romanyalılara karşı tutumuna yönelik bir soruya cevap verdiği sırada araya girmesiyle daha da su yüzüne çıktı.

Bush’un 26 devlet başkanının katıldığı zirvedeki toplantıların uzunluğundan duyduğu rahatsızlık da kendini gösterdi. Başkan Afganistan’la ilgili tartışma toplantılarını, ekibinden bazı üyeleri ve gezisini izleyen birkaç gazeteciyi arkasında bırakarak zamansız olarak terk etti.

Bush ayrıca, New York Times’ın seçim kampanyalarının ortasında ve ekonomik durgunlukla ilgili uyarılara rağmen Beyaz Saray şefinin “görünmezliği” üzerine yayınladığı makaleye de tepki gösterdi.

Bush Bükreş’te sadece tek bir başarı elde etti. O da NATO’nun Putin’le Karadeniz’deki Soçi’de yapacağı sabah görüşmesini de göz önünde bulundurarak “füze kalkanı” konusundaki planlarını desteklemesini sağlamaktı.

Uzmanlara göre, Bush Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından en zorlu sürece giren Rusya’yla arasındaki çatışmaya biraz olsun düzen vermek için bir fırsat kazanacak.

Bükreş, 4 Nisan (AFP)
AFP’ye göre Rusya, nadiren yaptığı işbirliğine yönelik bir jest olarak Cuma günü Bükreş’te Kuzey Atlantik Paktı Örgütü’nün topraklarını Afganistan’daki askerlerine askeri olmayan teçhizat taşımak için kullanmasına izin vermesi konusunda NATO’yla anlaşmaya vardı.

Afganistan’la ilgili anlaşma, Cuma günü Bükreş Parlamento binasında NATO-Rusya Konseyi toplantısında iki tarafın üzerinde anlaşmaya vardığı tek somut adımdı.

NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, Afganistan’daki ISAF (Uluslararası Güvenlik Destek Gücü) için askeri olmayan teçhizatın Rusya toprakları üzerinden taşınabileceğini söyledi.

2003’ten beri NATO öncülüğünde faaliyet yürüten ISAF, bugün 39 ülkeden 47 bin askerden oluşuyor.

NATO ülkeleri, Afganistan’ın güney ve doğusundaki Taliban’la savaşmak üzere askeri merkezin güçlendirilmesi isteğine yanıt olarak askerlerin sayısının arttırılmasını önerdi.

Örneğin Fransa, ülkenin doğusunda konuşlandırılmak üzere 700 kişilik ek asker gönderecek.

Asker sayısının arttırılmasıyla harcamalar da artıyor ve bu nedenle Rusya’yla yapılan anlaşma Afganistan’a gönderilen teçhizatın havayolu yerine trenle yapılmasına ve böylece masrafların azaltılmasına olanak sağlayacak.

Rusya’nın NATO Büyükelçisi Rogozin, Rusya ve NATO’nun Afganistan’daki geleceğinin birbirine bağlı olduğunu ve Taliban’ın iktidara dönmesi halinde bunun iki tarafın da aleyhine olacağını söyledi.

Bükreş, 4 Nisan (AFP)
Başkan George W. Bush Soğuk Savaş’ın bittiğini söylese de, AFP bu hafta NATO ve Rusya arasında Bükreş’te yapılan zirve toplantısının eski düşmanların neredeyse her konuda zıtlaştı: Gürcistan ev Ukrayna, Kosova’nın bağımsızlığı, füze savunma sistemi, İran ve Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması,

Putin Batılı liderlere yaptığı konuşmada “NATO diğer ülkelere doğru genişleyerek kendi güvenliğini garanti altına alamaz” dedi.

Gerçekler on derece açık: Soğuk Savaş’ın bitiminden beri NATO’nun üye sayısının 16’dan 28’e yükseldiği, neredeyse tüm eski komünist blok ülkeleri, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Romanya, Slovakya ve Slovenya ile eski Sovyet cumhuriyetleri olan Litvanya, Letonya ve Estonya, örgüte üye oldu.

Jeopolitik savaşın sıcaklığında Putin, Perşembe günü Gürcistan ve Ukrayna’nın tam üyelik için önemli bir adım olan ve Başkan Bush tarafından da güçlü bir şekilde desteklenen aday üyeliklerinin ertelenmesi konusunda 26 müttefiki ikna etti.

Putin’in bu kısmi başarısı Rusya’nın NATO’nun bu iki eski Sovyet cumhuriyetine bir gün birliğe katılacakları konusunda söz vermesine ilişkin endişelerini gidermiyor.

NATO’nun açıklaması Rusya’nın NATO’nun evrimiyle ilgili endişe ve soru işaretlerini arttırıyor. Bir Rus yetkili birliği küresel faaliyetleri olan ve gü kullanımı konusunda sınır tanımayan bir örgüt olarak nitelendirdi.

Zagreb, 4 Nisan (EFE)
EFE, ABD Başkanı George W. Bush bugün yerel saatle 15:00’da ülkeye geldiğini bildirdi.

Bu ziyaret, ülkenin eski Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan etmesinin ardından Başkan’ın yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.

ABD Başkanı, Hırvatistan ve Arnavutluk’un örgüte katılması için davet edildikleri NATO zirvesinin düzenlendiği Bükreş’ten sonra ülkeye geldi.

Hırvat yetkililer, bugün erken saatlerde ülkedeki güvenlik güçlerinin bugüne kadar karşılaştıkları en zorlu olay olan Bush’un ziyareti için her şeyin hazır olduğunu açıkladı.

Bu haberler bize Balkanlardan ulaşırken, Avrupa’nın güneydoğusundaki birçok ülke, maddi yaşam şartlarını iyileştirmek amacıyla az gelişmiş dünyayla hiçbir ortak noktası olmayan imparatorluğun ekonomik ve mali sisteminden yaralanmak “onuruna” sahip olmak için mücadele ediyor. EFE, 2 Nisan’da şunları bildiriyor:

Dünya Bankası (DB) Başkanı Robert Zoellick, artan gıda fiyatlarına, iki katına çıkan yüksek enerji fiyatlarının dünyadaki 33 ülkede istikrarı yok etmekle tehdit ettiğini belirterek dünya çapında koordinasyon içinde harekete geçilmesi çağrısında bulundu.

Zoellick, bu koordineli eylemin, küreselleşme sürecinin devam edebilmesini sağlamak ve bugün gelişmekte olan dünyada var olan uluslar arası mali krizin etkilerini sınırlamak için gerekli dört tedbirden bir olarak nitelendirdi.

Soha’daki müzakerelerde küresel bir ticaret anlaşması yapılması için çağrı yaparak bu anlaşma için “ya şimdi ya da hiçbir zaman” ifadesini kullandı.

Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde gelişmeye daha fazla öncelik vererek ham madde sektöründe şeffaflığın arttırılmasını istedi.

Bu konuşmayı, gelecek hafta Washington’da yapılacak ve dünyada ekonomik belirsizliğin kendini iyice hissettirdiği bir döneme denk gelen DB-IMF bahar toplantısındn hemen önce ABD’nin başkentindeki bir otelde yaptı.

Bunu başarmak için diğer etkenlerin yanı sıra enerji sektörünün iyileştirilmesinden de kaynaklanan temel gıda fiyatlarındaki rekor artış gibi sorunlarla yüzleşmeliyiz.

Zoellick, temel gıda fiyatlarının 2005’ten beri yüzde 80 oranında arttığını vurguladı. Sadece geçen ay pirinç fiyatlarının son 19, tahıl fiyatlarınınsa son 28 yılın en yüksek seviyesine ulaştığını söyledi.

Dünya Bankası tahminlerine göre dünyanın 33 ülkesinin artan gıda ve enerji fiyatları nedeniyle sosyal ve siyasi kriz tehdidiyle karşı karşıya olduğunu kaydetti.

DB Başkanı, demografik koşullar, insanların yeme alışkanlıkları, enerji ve biyo-yakıt fiyatları ve iklim değişikliği sonucu yüksek fiyatların gelecek yıllarda da devam edeceğini ifade etti.

Zoellick, bu koşullarda Yeni Küresel Gıda Politilası Anlaşması olarak yanılmadığı ve sadece açlık, yetersiz beslenme ve gıda ürünlerine ulaşım gibi sorunlar üzerinde yoğunlaşmayan, aynı zamanda bu fiyatların enerji ve iklim değişikliğiyle ilişkisi gibi diğer etkenlerle de ilgilenen bir anlaşma yapılmasını önerdi.

Zoellick, “Gıda politikası, en üst düzey siyasi çevrelerin ilgisini çekmelidir, çünkü hiçbir ülke ya da ülkeler grubu bu birbiriyle bağlantılı zorluklara tek başına göğüs geremez” diye konuştu.

Bu iki kurum, yani Dünya Bankası ve IMF emperyalist sistemin bir parçasıdır.

Bush’un Rusya’ya yaptığı tehlikeli ziyarete dair ilk haberler, onu ve beraberindeki çok sayıda kişiyi Karadeniz kıyısındaki Soçi’ye taşıyan askeri uçaktan geldi.

Bazı Batılı medya kuruluşlarından gazetecilerde onun bu yolculuğuna katıldı.

AFP’nin 4 Nisan tarihli haberinde şöyle deniyor:

Savunma Bakanı Robert Gates, Cuma günü Başkan George W. Bush’un NATO’daki müttefiklere ABD’nin gelecek yıl Afganistan’a daha fazla asker göndereceğini söylediğini bildirdi.

“(…) Başkan 2009’da ABD’nin önemli bir katkıda bulunacağını söyledi” diye konuştu.

Gates, ABD’de bu konudaki iki taraflı desteğin yakın zamanda görevi sona erse de Bush’un söz vermesine olanak sağlayacak kadar güçlü olduğunu belirtti.

Moskova’dan 5 Nisan tarihli EFE haberi de şöyle:

ABD Başkanı George W. Bush, bugün Rus mevkidaşı Vladimir Putin’le ve 7 Mayısta Rusya’nın Devlet Başkanı olacak Dimitri Medvedev’le bir araya geleceği Soçi’ye gitti.

Bush ve Putin, son görüşmelerinde Washington’un NATO’nun desteklediği, Rusya’nın ise kesinlikle karşı çıktığı füze savunma sisteminin bir bölümünü Doğu Avrupa’ya kurma planları üzerinde yoğunlaşacak.

Rus ve ABD’li liderler, yarın yani Pazar günü, gelecekteki yönetimlerde iki ülke arasındaki ilişkilerin yönünü belirlemek amacıyla bir stratejik çerçeve anlaşması imzalamayı planlıyorlar.

Rus Interfaks ajansı, Kremlin’deki liderin dış politika danışmanı Sergey Prijodko’nun görmezden gelinemeyecek mevcut sorunlar nedeniyle bu belgenin açık sözlü bir araç olması gerektiği şeklindeki sözlerime haberinde yer verdi.

Prijodko, Moskova ve Washington arasında füze savunma sistemiyle ilgili olarak START-1 anlaşmasının süresinin sona ermesinin ardından stratejik silah azatlımı planları ve dünyayı militarize etme konusundaki kabul edilemez durum konusunda ciddi farklılıklar olduğunu vurguladı.

Prijodjo, bu farklılıklar arasında NATO’nun özellikle eski Sovyet cumhuriyetleri olan Ukrayna ve Gürcistan’ı da kapsayacak şekilde genişlemesi konusundaki görüş ayrılığına vurgu yaptı.

Bush’un Doğu Avrupa turunun son ayağında Soçi’ye yaptığı ziyaret, 24 saaten kısa sürecek.

5 Nisan, Alman DPA haber ajansı:

Sorunları ele almak üzere gelecek hafta Karadeniz kıyısındaki Soçi’de bir araya gelmeye hazırlanan George W. Bush ve Vladimir Putin, kendilerinden sonra gelecek kişilerin üzerindeki yükü azaltmayı amaçlıyorlar.

Son buluşma için Putin’in yazlık konutunu seçen kişi Bush oldu. Stalin2in ölümünden sonra yapılan bu konutu 2003’te ziyaret eden ailesi, bu geziden büyük keyif almışlardı. Burası ayrıca 2014 Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapacak.

İki lider, yaptıkları 23 görüşmenin çoğunda birbirlerine iltifat etmek için bol bol fırsat buldular.

Ancak birbirlerine yönelik bu kişisel sempatilerinin yanında siyasi çatışma açısından da birçok neden bulunmaktadır. Bunlardan biri, ABD’nin Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da füze savunma sistemi kurma konusundaki tartışmalı planı. Bush daha önce bu konuda ortak bir nokta bulmayı umduğunu ifade etmişti.

Rusya Güvenlik, Savunma ve Düzen Akademisi Başkan Yardımcısı General Viktor Yessin, ihtiyatlı bir iyimserlik için çeşitli nedenler olduğunu söyledi.

Bush ve Putin’in son görüşmesiyle ilgili farklı söylentiler de var. Bazıları iki liderin Çarlık zamanında da gündeme gelen iki ülkeyi Alaska üzerinden birbirine bağlamaya yönelik ulaşım projesi konunda anlaşmaya varmayı planladığına inanıyor.

Çukotka’nın zengin valisi Roman Abramoviç’in inşaat şirketine dünyanın en büyük tünelini yapma talimatı vermesi de medyada bu konuda söylentilerin atmasına yol açtı.

Kremlin’den bir sözcü, 42 milyar avroya (66 milyon dolar) mal olacak 100 kilometrelik tünelle ilgili söylentileri değerlendirdi.

Fransız AFP ajansı 6 Nisan’daki haberinde şunları yazdı:

Putin tanımlayıcı bir anlaşma yapılması konusunda iyimser olduğunu ve böyle bir anlaşmanın mümkün olduğunu açıkladı.

Bush da yeni seçilen Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’le kişisel olarak ilişki kurmak istediğini ve bunun ortak sorunlar konusunda birlikte çalışmalarına olanak sağlayacağını belirtti.

Cuma günü Bükreş’teki NATO zirvesine katılan Bush, birliğin ABD’nin füze savunma sistemine yönelik desteğini sağladıktan sonra Soçi’ye gitti.

ABD’nin 2012’ye kadar faaliyette olacak Polonya’ya 10 füzesavar ve Çek Cumhuriyeti’ne de ultra modern bir radar yerleştirerek savunma sistemini genişletme planları gündemde.

Bush’un ABD’nin başkentine dönmesinin ardından EFE’nin 6 Nisan’daki haberi şöyleydi:

ABD Başkanı George W. Bush bugün, kendisinin de kabul ettiği üzere Rusya’yla ilişkiler konusunda çalışmalara devam etme niyetiyle Washington’a döndü.

ABD- Rusya toplantısı, terörle mücadele ve ekonomi alanlarında gelecekteki ikili ilişkiler açısından temel noktaların belirlendiği bir stratejik işbirliği anlaşmasının imzalanmasıyla sona erdi.

Ancak belge ayrıca Washington ve Moskova arasında, son aylarda ikili ilişkilerdeki en zorlu konulardan biri olan ABD’nin Doğu Avrupa’da kurmak istediği füze savunma sistemine yönelik ciddi farklılıkları da belirgin hale getirdi.

Putin küçük puntolarda şeytanın saklandığını açıkladı. Bu, uzmanlar için garanti şartlarının neler olacağına ve bunların nasıl uygulanacağına karar verme konusunda önemli.

NATO’nun doğuya ve özellikle de eski Sovyet cumhuriyetleri olan Ukrayna ve Gürcistan’a doğru genişlemesi konusunda da tartışma devam ediyor.

Bush, 7 yıl önce tanıştıklarında Putin’in gözlerinin içine baktığını ve ruhunu okuyabildiğini söyledi. İki lider ülkeleri arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesine karşın iyi bir kişisel ilişki geliştirmiş durumda.

Bush ve Medvedev ise farklı bir ilişki tarzı benimsediler. İlk görüşmelerinde ABD Başkanı Putin’i kucaklarken halefinin elini sıkmakla yetindi. Haberde ironik bir şekilde ifade edildiği üzere, gözlerinin içine bakmış olsa bile bunu kesinlikle söylemezdi.

Rusya gibi büyük bir ülke için Doğu Avrupa sadece kültür, sanat, tarih ve bilim alanlarında ya da şarap üretimi, hayvancılık, her türden peynir ve diğer önemli ürünlerle kent ve köylerden gelen pahalı ürünlerin yapımı açısından anlam taşımıyor.

Burası ayrıca Rus petrol, doğalgaz, nikel ve hammaddelerini tüketen, sermaye kaçışı ve beyin göçü açısından bir araç olan, lüks ve pahalı arabalarında kullandıkları ethanole dönüştürülen gıda ürünlerini sağlayan bir bölge. Tüm dünya bunu biliyor. Asya Rusya için Avrupa’dan çok daha önemli. Çünkü Asya’daki uluslararası kurumlar Şanghay Grubu aracılığıyla Bush’un Rusya’nın da örgüte katılması amacıyla Putin’i desteklediği Dünya Ticaret Örgütü’ne kapılarını daha çok açıyor.

Rusya’yı tehdit etmek amacıyla kullanmayacaksa, ABD’nin Avrupa’da ve diğer bölgelerde uzay üsleri, radarlar, ve fırlatma platformları kurmasının nedeni ne? Rusya’yı hedef alabilecek bu silahlar, Çin ve diğer ülkeleri ekonomik ve siyasi sisteminin savunulacak yanı bulunmayan imparatorluğun müttefiki ya da düşmanı halinde getirmek amacıyla istisnasız olarak hedef alabilir.

ABD ülkedeki istihdamı sürdürmek amacıyla ticari korumacılığa yöneliyor. Ülkedeki çalışanlar, büyük zorluklar çekerek uluslararası şirketlerin kar amacıyla satışa çıkardığı kaliteli tüketim ürünlerini çok daha düşük maliyete üreten Üçüncü Dünya’daki milyonlarca kişiyle yarışamaz.

Bush ise istediği her ülkeyi terörist ülke olarak nitelendiriyor.

Bu makaleyi, uzun olma riskini de alarak ikiye bölmemeye karar verdim.

Daha önemsiz bir konuya daha değinmem gerek, ancak bu konunun ülkemizle somut olarak alakalı olması nedeniyle bunu ayrı olarak inceleyeceğim. Bu konuyu başka bir yazıda ele alacağım.

Fidel Castro Ruz

6 Nisan 2008

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Bush, milyonerler, tüketim ve eksik tüketim

Nüfusunun yüzde 95’i Müslüman olan (yüzde 60’ı Şii ve gerisi Sünni) Irak’ta, ülkeyi mezbahaya çeviren kin ve düşmanlığın büyüdüğüne; ya da nüfusunun yüzde 99’u Müslüman (yüzde 80’i Sünni ve gerisi Şii) olan Afganistan’daki katliamlara daha fazla kanıta gerek yok. Her iki ulus da, çeşitli köken ve yerleşimlerden ırklardan ve etnik gruplardan oluşuyor.

ABD askerlerine ek olarak, neredeyse tüm Avrupa devletlerinden askerler Afganistan’a yerleşmiş durumda. Buna Sarkozy’nin gönderdiği ek Fransız kuvvetleri de dahil.

Ruslar savaş trenine binmediler, onların orada çok fazla kanları dökülmüştü ve işgalin siyasi faturası hesaplanamaz boyuttaydı. Muhtemelen, Estonya, Letonya, Litvanya, Gürcistan ve Ukrayna vatandaşları da Sovyet askeri olarak Afgan savaşında ölmüşlerdi. Bu eski Sovyet cumhuriyetleri, bugün ya NATO’nun bir parçasılar ya da NATO’ya üye olmak için can atıyorlar.

Diğer önemli bir ayrıntıysa, savaşın, ülkedeki haşhaş üreticilerini, ülkenin tıbbi afyon ihtiyacını sağlayabilen ve sayısız insana uyuşturucu temin eden yegane insanlar haline dönüştürdüğü Afganistan’da eroin trafiğine karşı mücadelenin adının geçmediği gerçeğidir.

Rusya devlet başkanı, NATO’nun 16 ülkeden 28 ülkeye büyüdüğüne işaret etti. Bush, Rusya Devlet Başkanı’nın gözlerinin içine baktığını ve düşüncelerini okuduğunu açıkladı ki tele-suflörü bunun için kullanır, fakat düşüncelerin Rusça mı yoksa İngilizce mi yazıldığından bahsetmedi.

Önemli bir kısmı yüksek karlı şirketlere ya da lüks evlere yatırım olan 500 milyar dolardan fazla kaynak, kapitalist Batı Avrupalı ülkeler üzerinden Rusya’dan çekildi. Geri kalanı hükümetin rızası ile ABD bankalarına yatırıldı. Bu tamamen yasadışı ve ahlaksızcadır. SSCB yıkılmadan önce, Sibirya doğalgaz boru hattının ABD yazılımıyla çalışan araçla, imparatorun Truva atı, patlatılması gibi sabotajların kurbanı olmuştur. Sonradan görüldüğü üzere, SSCB o zaman Reagan’dan (eski ABD Başkanı) önce kendi içinde ayrıma düştü.

3 Nisan Pazartesi gününü hatırlatmaktan kendimi alıkoyamıyorum. O gün hacimli uluslararası haber bültenini bir kenara bıraktım ve kafamı bir süre dağıtmak için Granma’nın o günkü baskısını açtım. Son sayfadan dikkatlice okumaya başladım. Ne sürpriz ama! Juan Varela, Cienfugeos vilayetindeki Aguada de Pasajeros ve Havana vilayetindeki Nueva Paz’da bulunan iki adet 24 saat açık yol kenarı lokantası ve benzin istasyonu tesisi arasındaki farkları kusursuz biçimde betimlemiş. Birincisinde, hâlâ devam etmekte olan savaş şimdilik kazanılmış; , ikincisindeyse, savaşılmakla beraber, zafere henüz ulaşılamamış..

Juan Varela bize ne söylüyor? “Seyyar satıcılar farklı yerlerden geliyorlar; bir tür şirketin parçası gibi iş görüyorlar ve kurnazca bir uyarı sistemi kullanıyorlar. İşaretler kullanarak birbirlerini, kanun uygulayıcılarının ya da devlet görevlilerinin varlığına karşı uyarıyorlar. Kedi gibi, bir kaç dakika içinde iş gördükleri tezgahlarını söküp, önceden belirledikleri bir yere mallarını taşıyorlar. Sonra orada, sahilin temiz olduğunu haber veren işaret bekliyorlar.”

Nueva Paz’da beşinci kol tarafından satılan bu mallar nereden geliyor? Fabrikalardan, taşıma, depolama ve dağıtım esnasında çalınıyor bu mallar. İşgüzar olduğu düşünülen, bencilliği ve devlet tarafından yapılan kısıtlamalar karşıtlığını yücelten kişiler, asla sağlam ve kalıcı bir toplum, üretici güçlerin gelişimi sayesinde, sadece eğitimin ve ahlakın meyvesi olabilecek, değerleri sürekli işlenmesi gereken bir toplum yaratamazlar

Düşünmek yasak değil. Hayal etmek de. Fakat düşünmek, hiç kimseye zarar vermemeli, hayal etmek tüm ülkeyi bir yok oluşa götürebilir hatta daha ötesi: İnsan ırkının kendi kendini yok etmesi. Üretici güçlerin bilimle gelişmesine, onunla paralel olarak yıkıcı güçlerin gelişmesi de eşlik etti. Kimse buna itiraz edebilir mi?

Aynı günün Granma’sının sayfalarını çeviriyorum, Elson Concepcion Perez’in kaleme aldığı “Haber Peşinde” başlığını taşıyan bölüm ile karşılaşıyorum. Alıntı yaptığım yazı paha biçilmez:

“Ortalama basında, tek bir yazı bile, kapitalizm ile türeyen başka kötülüklerle beraber sosyal farklılıklar, işsizlik, enflasyon gibi konulara atıfta bulunmaz. “

“Fakat, internette madalyonun diğer yüzünü görebilirsiniz: Haftalık Capital dergisinin , “Zirvedeki 300” bölümüne göre, en zengin 300 Romanyalı, ülke gayri safi milli gelirinin yüzde 27’sine denk gelen 33 milyar doları ellerinde bulunduruyor.

Milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşarken, bir Doğu Avrupa vatandaşının 3,1 ile 3,3 milyar dolar arasında serveti olduğu hesaplanıyor. Onun adı, Dinu Patriciu, yakınlarda Rompetrol petrol şirketinin bir kısmını 2,7 milyar avroya Kazakistan’ın Kazmunaigaz grubuna sattı.” Neredeyse 4 milyar dolar…

“Haberlere göre, Dinu, 1,5 ile 1,6 milyar dolar arasında servetiyle 7’nci sıraya düşen Losif Constantin Dragan’ı tahtından etmiş.

“Steaua Bükreş Futbol kulübünün başkanı Gigi Becali, büyük kısmı gayrimenkulde yatırılmış 2,8 milyar dolardan fazla serveti ile ikinci sırada.

“Eski tenisçi ve işadamı Ion Tiriac, 2006da en zengin 2’nci Romanyalıydı, bankacılıktaki faizleri, sigortacılık ve otomobilleriyle 2,2 milyar doların üstünde servetiyle 3’üncü sırada.

Granma’nın bu bölümünde, Elson’un ayrıntılı şekilde biçimlendirilmiş yazısı böyle…

Romanya’nın, birkaç sektörü anarsak, epey gelişmiş petrol ve petrokimya endüstrisiyle, protein açısından zengin ve yüksek kalorili besinler üretmeye verimli topraklarıyla bir zamanlar sosyalist bir ülke olduğunu unutmayalım.

Küba’da da, tüketim mallarına kolay ulaşma teorisiyle ilgililer vardı: Emperyal göz ve kulaklar bu tür hayallere açtır.

Kapitalist gelişmenin yol açtığı güncel ve görünür gelecekteki başka bir tehlike de iklim değişikliğidir. AFP (Ajans France Press, Fransa Haber Ajansı) NASA’nın iklim uzmanı şefi James Hansen’in açıklamalarını geçti. Eisenhower (ABD eski başkanlarından) tarafından 29 Temmuz 1958’de kurulan NASA, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, ABD’nin şimdiki gücünün düzeyinin sağlamlığında nihai etkisi olan bir kurumdur.

NASA’nın New York’taki uzay çalışmaları müdürü olan 67 yaşındaki James Hansen, AFP’ye verdiği demeçte , “Atmosferdeki karbondioksit oranında tehlikeli düzeye ulaşmış bulunuyoruz” dedi.

“Fakat sorunun çözümü için yollar mevcut”, karbondioksit gibi sera gazı etkisi olan ve Hansen’in dediği üzere kritik nokta olan milyonda 385 oranına ulaşılmış gazların yarattığı sorundan bahsediliyor…

Adı, dünyanın en etkili 100 adamından biri olarak 2006’da Time dergisinde geçen Hansen, gezegeni, onun sakinlerinden korumanın önündeki ana engelin teknoloji olmadığında ısrar ediyor.

Geçen bir kaç yıl içinde, yasama ve yürütme organları özel fosil yakıtı faizinden güçlü bir şekilde etkilendiği bana oldukça açık gelmektedir.

Endüstri, iklim değişikliğinin nedenleri konusunda halkı ve karar vericileri yanlış yönlendiriyor. Ve bu tıpkı sigara üreticilerinin yaptığı gibidir. Sigaranın kansere neden olduğunu bildikleri halde, bazı bilim insanlarını sigaranın kansere sebep olmadığını söylemeleri için kiraladılar.

Geçen yıl ABD Kongresi öncesinde Hansen “bilimin halkla iletişimine müdahale, şimdiki yönetim boyunca çok daha büyük olmuştur” dedi.

“Devlet halkla ilişkiler görevlileri, iklim değişikliğinin insan yapımı sera gazı salınımıyla bağlantısı hakkındaki endişeleri azaltmak için bilim raporlarındaki gerçekleri perdeliyor.”

“Karar organları, ‘bilmesi gerekenler insanlar, konunun şimdiki durumundan, ciddiyetinden ve en önemlisi aciliyetinden habersizler” diye yargıladı.

Altını çizmek istediğim diğer önemli gerçek, insanlığı zorla gelişmiş kapitalist sistemin içine alan Uluslararası Para Fonu (IMF) 3.217 ton altına sahiptir.

İkinci Dünya Savaşının bitmesinden sonra süper güç olarak görülen ve oyların yüzde 17 sine sahip ABD, diğer bütün Fon üyeleri onaylamış olduğu halde herhangi bir kararı veto edebilir.

Oldukça fazla bürokrasiyle yüklü Enstitü, daha fazla verim almak için 403,3 ton altının tasfiyesine karar verdi. Bunu asıl sebebi, verdiği kredilerdeki adil olmayan durumlardan dolayı bütün müşterilerini kaybetmiş olmasıdır. Şu andaki fiyatıyla 403,3 ton altın 12 milyar dolara eşittir. Bu cüzi bir toplamdır: ABD yönetimi aynı miktarı bankalarını kurtarmak için bir kaç saat içinde satışa zorluyor.

İmparatorluğun diğer işler arasında muazzam uydurma propaganda aracı, benim aydınlara olan mesajımı gerçeklikten kopuk biri olduğum portresini çizerek Fidel bilgisayar kullanımına saldırıyordu diye iddia etti.

Kültür Bakanı ve ünlü aydın Abel Prieto, UNEAC Kongresi kapanışı sırasındaki konuşmasıyla, geçen 20 yıl içinde Küba’da, her yıl 200 bin Kübalının bilgisayar bilimi eğitimini tamamladığı 600’den fazla Bilgisayar Gençlik kulübünün açıldığını belirterek bu dalavereye açık bir şekilde karşılık verdi.

Kongre üyelerinin ziyaret ettiği, yılda 1.600 iyi eğitilmiş uzmanlaşmış mühendis mezun veren Bilişim Bilimleri Üniversitesine ve özel dönem sırasında neredeyse imkansız olan Kübanacan Sanat okulunun yeniden inşası projesini üstlenmek için yapılan yatırımlara gönderme yaptı.

Saçları beyazlamış, 64 yıllık deneyimi sesinde yankılanan, bu işlemlerin Havana’da ve daha önce diğer eyaletlerde Parti’nin birinci sekreterliğini yaparken müstesna şahidi olmuş siyah adam Esteban Lazo’nun ikna edici, gerçekçi ve inandırıcı sözleri, Abel’in iddialarını daha da güçlendirdi.

Eğer imparatorluk Küba’yı tekrar kontrolü altına almayı başarırsa, gençlere bu hakkı sağlayacak, devrimin yarattığı yüksek kurumların hiçbiri olmayacak.

Gençlerin çoğu şeker kamışı kesmeye kırsala gönderilmiş olacaklar. Açık bir politikadır bu.

Yarımküremizdeki diğer ülkelerde de yapıldığı üzere, Küba’nın beslenmesi, sanatsal ve bilimsel yeteneklerin çalınması olacaktı. 70 binden fazla, genel kapsamlı tıp alanında uzmanıyla, diğer alanlardaki yüz binlerce profesyoneliyle, en yoksullar dahil diğerlerine yardım eden, bu üçüncü dünya ülkesinin günahları affedilemez

Neticede, ablukaya, saldırganlıklarına ve teröre verdikleri vahşice desteğe rağmen, neredeyse yarım yüzyıldır kendi topraklarımıza sahip çıktık.

Serbest Ticaret Anlaşmalarına (FTA) karşı mücadele ve Halkların Entegrasyonu için 7’nci Yarımküresel toplantıda, Latin Amerika’dan ve başka ülkelerden gelen konukların demeçlerini dinleme ayrıcalığım oldu. Onlara, dayanışma adına söyledikleri sözler için teşekkür ediyorum ve onların büyük bir hüner ve cesaretle savundukları davalarına katılıyorum. Halkı siyasal olarak bilinçlendirmek ve harekete geçirmek hakikaten yüce bir slogan!

Fidel Castro Ruz

10 Nisan 2008, 19:06

Fidel Castro Çevirileri

Fidel Castro Çevirileri Asit Testi

Bizim halkımız 1 Mayıs işçi bayramında, devrim zaferinin 50’nci, CTC’nin kuruluşunun 70’inci yılını şenliklerle kutlarken, kardeş ülke Bolivya; sağlığını, eğitimini ve güvenliğini koruma altına almak için mücadele veriyor. Maalesef bu mücadele bir kaç gün, belki bir kaç saat sonra yerini korkunç olaylara bırakacaktır.

Dünyanın dört bir yanından gelen gıda fiyat artışları ve kısıtlamaları, enerji fiyatları ve enflasyon dalgalanma haberleri kapıdaki sorunların habercisi oluyor. Hepsinden daha hayati olanı ise emperyalizmin Bolivya’yı parçalama, istihdamı azaltıp halkı açlığa mahkum etme çabalarıdır.

Santa Cruz oligarşisinin liderliğindeki ülkenin en zengin dört eyaleti, bağımsızlıklarını ilan etmeyi ve imparatorluğun da desteğiyle kendi referandumlarını düzenlemeyi umuyorlar. Bu arada, medya da seçmenlerin kararlarını etkilemek için çeşitli yalan haberler yapmaya hazırlanıyor.

Silahlı Kuvvet’ler tarihi misyonuna uygun bir şekilde denizlerinden ve diğer özkaynaklarından mahrum bırakılmış ülkenin bölünmesine destekçi olmuyor. Yanki’nin askeriye içinde anti-yurtsever sektörlerin gelişmesi için yaptığı hain planların, Evo’nun birlik çabalarını engellemeye yönelik olduğunu geç de olsa anlamış durumdalar. Üretimin temel dallarını ele geçirmeleri durumunda emperyalistlerin ilk işi Evo’yu cezalandırmak ve ondan kurtulmak olacaktır.

Bu olanları gün yüzüne çıkarma ve gerçekleri konuşma zamanıdır.

“Herkes kendisi için” felsefesi, uluslararası krizlerin oluşmasına neden olduğu gerçeğinin farkına varılmaksızın dünyanın dört bir yanında yankılanıyor.

Karşılaşacakları riskli her durumun hastalarına ve öğrencilerine yansıması kaçınılmaz olacaktır. Tüm bunlar Latin Amerika hükümetleri ve halkları için bir asit testi niteliğinde olacaktır. Bu test ülkede huzur içinde çalışan doktor ve eğitimciler için de aynı etkiyi gösterecektir.

Fidel Castro Ruz

30 Nisan 2008, 21:50

Fidel Castro Çevirileri

Bu dil hakkında merak ettiğiniz tüm sorular ve cevapları ispanyolca sayfasında.

2013 yılında yayımlanan “Yeni Başlayanlar için Temel İspanyolca” kitabının belli bir bölümünü içeren e-kitabı bu bağlantıdan indirin.

Bu kitap üzerindeki dersleri online olarak görmek isterseniz de Udemy’in ” 2 Dakika Temel İspanyolca ” kursuna kayıt olabilirsiniz.

Bu ispanyolca içerik işinize yaradı mı?

Oyunuzu kullanın

Ortalama Oy Sonucu 0 / 5. Oylayan Kişi Sayısı 0

İlk oyu siz kullanacaksınız. Dikkatli düşünün